Yeni İnsan-Neos Anthropos [Devrimci Marksist Fraksiyon]

Bundan sonra "Yeni İnsan-Neos Anthropos [Devrimci Marksist Fraksiyon]" ismi ile http://uluslararasisinifmucadelesi.blogspot.de/ sayfasındayız.
Kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2012 Perşembe

Kıbrıs Kongresi hakikati söyledi!


4 Mart 2012 Pazar günü bir ilk yaşandı. Türkiye solunun genellikle kayıtsız kaldığı Kıbrıs konusunda bütün bir gün boyu süren bir kongre düzenlendi.

Toplantıda Kıbrıs ile Kürt coğrafyasının Türkiye’nin çifte sömürgesi olduğu, Kıbrıs’ın Türkiye’nin işgali altında olduğu konusunda genel bir ortak kanı oluştu. Yer yer Kıbrıs’ın, yer yer Kürt sorununun, yer yer de ikisinin iç içe tartışıldığı toplantıda, aralarında İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Temel Demirer, Sait Çetinoğlu, BDP milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Demir Çelik, Kıbrıs Türk Öğretmen Sendikası (KTÖS) Genel Başkanı Güven Varoğlu da olan 20 konuşmacı sunuşlar yaptı.

Kongreye damgasını vuran ise uluslararası devrimci Marksist hareketti. Devrimci İşçi Partisi’nden Şiar Rişvanoğlu, Levent Dölek ve Sungur Savran’ın yanı sıra, toplantının ana örgütleyicisi olan Kıbrıs’ın Enternasyonalist Dayanışma çevresinden Aziz Şah, Yunanistan’dan kardeş partimiz EEK’ten Nikos Ciris ve Almanya’dan Devrimci Enternasyonalist Örgüt’ten (RIO) Suphi Toprak konuşmacı idiler. Ciris’in yanı sıra, Yunanistan’dan, Atina Üniversitesi’nde çalışma yapmakta olan araştırmacı Yorgos Katsanos da bir sunuş yaptı.

Konferans düzenleyicileri benzeri toplantıları Amed (Diyarbakır), Lefkoşa ve Atina’da da düzenlemek istediklerini ifade ettiler. Toplantı bütünüyle enternasyonalist bir atmosfer çerçevesinde Kürtlerin özgürleşmelerinin ve Kıbrıs’ın kendi kendini yönetmesinin koşullarını ayrıntılarıyla tartıştı.

Kıbrıs Kongresi’ne başlarken

Kıbrıs Kongresi’nin arka planında “NATO Kürdistan’dan ve Kıbrıs’tan defol!” başlıklı bir bildiri yatmaktadır. Bu bildirinin ve Kongre’nin başat ve ilk kurucu tezi: “Türkiye’nin iki sömürgesi vardır. Bunlar Kürdistan ve Kıbrıs’tır”. Hal böyleyken Kongre’nin fikri planlamasını yaparken Kürdistan’ın ve Kıbrıs’ın sömürgeleştirilmesini birlikte ele almak zorunlu hale gelmiştir. Ayrıca bu iki sömürgenin yanında, gayri-Müslümler’e karşı uygulanan politikalar Türkiye’nin kuruluşu aşamasında iç içe geçmiş sistematik bir süreçtir.

Sermayenin Müslümanlaşması-Türkleşmesi süreçleri, kapitalizmin gelişimde ve Kıbrıs Sorunu’nun Türkiye için yeniden inşasında, yani Kıbrıs Sorunu’nun Türkiye’nin “milli davası” haline getirilişinde kullanılmış başat araçlardır. Gayri-Müslümler, Kürtler ve Kıbrıslılar iç içe geçmiş bir süreçle ortak tarihi paylaşmışlardır. Örneğin Kürdistan’daki Şark Islahat Planı gibi Türk sömürgeciliğinin uygulamaları, adada karşımıza, Kıbrıs’ı İstirdat Projesi (geri alma) olarak çıkmaktadır.

Bu noktadan yola çıkarak, Kongre’mizin tezlerinden bir diğeri, Kıbrıs’taki mücadele, Kürt siyasal hareketi ve Türkiye işçi sınıfı ile birlikte hareket etmediği sürece kaybetmeye mahkumdur. Bu Kongre, bu yüzden Kürdistan’ı ve Kıbrıs’ı tarihsel olarak birlikte alacak, ortak noktaları-farklılıkları ve mücadeleleri birleştirme olanaklarını tartışacaktır. Kürdistan’da ve Kıbrıs’ta ciddi bir “devlet sorunu” mevcuttur. Kürdistan ve Kıbrıs yeniden ve yeniden sömürgeleştirilirken böl-yönet politikasına maruz kalmışlardır. Bunları, imha, inkar ve asimilasyon izlemiştir. Kürdistan devletlerarası bir sömürge haline getirilerek, dört parçaya pay edilmiştir. Başta Ortadoğu olmak üzere bütün sömürge dünyasında devletler kurulurken, Kürdistan paylaşılmıştır. Kıbrıs’ta ise önce İngiliz sömürgeciliğinin kendisini garantiye almak için kurdurduğu Kıbrıs Cumhuriyeti, Türk işgal ve istilasından sonra ise TC’nin Kuzey Kıbrıs’ta kurdurduğu sahte devletler ve yönetimler Kıbrıs’ın sömürgeleştirilmesinde başat rolü oynadı. Bugün TC Burjuvazisi’nin içindeki islamcı ve batıcı laik blok arasındaki iç-savaşın Kıbrıs’ta etkin olması da başlı başına bir sömürge olma durumu göstergesidir.

Kongre’nin üçüncü kurucu tezi ise, Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan işçi sınıflarının birliği için bir köprüdür. Bu olanağı görünür ve mümkün kılmak Kongre’nin görevlerinden bir tanesidir. Bu yüzdendir ki Kongre’nin hem Yunanlı hem Türkiyeli hem de Kıbrıslı konuşmacıları vardır. Ortak bir perspektif üretmek, Akdeniz devrimci havzasındaki Kıbrıs’ın yerini, Avrupa’daki durumla ve özellikle Yunanistan’la Kıbrıs’ı bir siyasal perspektifte birleştirmek Kongre’nin görevlerindendir.

Tam da Kürdistan ve Yunanistan hattından dolayıdır Kıbrıs’taki kurumlara yaptığımız ısrarlı davetler. Ama ne yazık ki sadece KTÖS bir temsilci gönderebilmiştir. Enternasyonalist bir perspektifi kurmak bir yanıyla teori, diğer yanıyla pratiktir. Kıbrıslı Kurumlar olmadığı sürece ve bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan Kongre, sadece “aydınlar girişimi” olarak görüldüğü ve sosyalistlerin ve Kürt siyasal hareketi temsilcilerinin, Sırrı Süreyya Önder ve Demir Çelik’in yeri görmezden gelindiği taktirde bu birleşme olanakları oluşturulamayacaktır. Bugünkü BDP deneyimi geçmişte TİP deneyiminde olduğu gibi Kıbrıs gibi gündemlerin TBMM’ye taşınması için büyük bir olanaktır. Bu noktada önemli olan TİP’te çeşitli başkanlar döneminde yaşanan savrulmaların, özellikle Kıbrıs sorunundaki şovenist eğilimlerin aksine Kürdistan için talep edilen gündemlerin (örneğin Hakikat Komisyonları’nın) Kıbrıs için de talep edilmesidir.

Kürdistan’ın sömürgeleşmesi de demokratikleşmesi de Türkiye’nin batısına doğrudan etki etmektedir. Ayni şey Kıbrıs için de söylenebilir. Kıbrıs’ın “milli mesele” haline getirilişi Türkiye’nin gayri müslümlerinin kovulmasına, Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi de batıda milliyetçi-şovenist bir hattın sürdürülmesine sebeptir. Türk solu bugün Kürt sorununu, Kürt siyasal hareketinin sosyalist soldan güçlü olduğu için kabullenmek durumunda kaldı ve Kürt siyasal hareketinin hegemonyası altına girdi. Bizim Kongre ile anlatmak istediğimiz, Kürt siyasal hareketinin kendi gücünün gölgesinde kalmaması, TC burjuvazisinin iç-savaşının birer mevzisi haline gelmiş Kıbrıs’ın ve Kürdistan’ın maruz kaldığı sınıf taaruzunun ve şovenizmin bir karşı-öznesi olacaksa bu Kıbrıslılar ve Kürtlerdir.

KIBRIS KONGRESİ 2012

1. Oturum: Türkiye’nin çifte sömürgeciliği: Kürt Coğrafyası ve Kıbrıs

1. Oturum Başkanı: Temel Demirer
- Kürt Coğrafyası ve Kıbrıs – İsmail Beşikçi
- Sırrı Süreyya Önder – Kıbrıs’ın üzerine görüşler
- TC’nin Kıbrıs’taki sureti veya “özel bir sömürgeleştirme öyküsü” – Fikret Başkaya
- Kürt Ulusal Sorunu ve Sömürgecilik – Mahmut Konuk
- Ulus devlet ve halklar sorunu- İbrahim Akyol
- Resmi ideolojide Kürtler- Şaban İba
- Kıbrıs’ta sendikal mücadele – Güven Varoğlu

2. Oturum: Kıbrıs’ın Ekonomi Politiği – Talan Ekonomisi
2. Oturum Başkanı: Şiar Rişvanoğlu
- Kıbrıs’ın ekonomi politiği üzerine kenar notları Temel Demirer
- 6-7 Eylül ve 1964 Kovulmaları ile Sermayenin Türkleştirilmesi – Sait Çetinoğlu
- 6/7 eylül 1955, 1964 kovulmaları ve etnik temizlik – Giorgos Katsanos
- Kıbrıs’ta neoliberal politikalar – Celal Özkızan
- Kürt Sorununun Kıbrıs’ın kuzeyine etkisi ve emek – Ceren Göynüklü

3. Oturum: Devlet, Kıbrıs, Kürtler
3. Oturum Başkanı: Sungur Savran
- Büyük Oyun’dan TC burjuvazisinin iç savaşına Kıbrıs – Aziz Şah
- TC burjuvazisinin iç savaşının Kürt Coğrafyası üzerindeki etkileri – Levent Dölek
- Kıbrıs ve Kürt Coğrafyası’nda derin devlet faaliyetleri – Şiar Rişvanoğlu
- Demokratik Özerklik ve Sömürge İlişkisi – Demir Çelik
- Akdeniz’in Afrodit’i, batmayan uçak gemisi: Türk klişeleriyle Kıbrıs – Serkan Seymen

4. Oturum: Uluslararası Durum: Akdeniz Devrimci Havzası ve Kıbrıs
4. Oturum Başkanı: Sait Çetinoğlu
- Bir dış politika konusu olarak Kıbrıs: Türkiye, Yunanistan, AB – Nikos Çiris
- Akdeniz Devrimci Havzası içinde batmayan uçak gemisi Kıbrıs’ın konumu – Sungur Savran
- Kürt Coğrafyası-Kıbrıs tezleri – Suphi Toprak


www.dip.org.tr

15 Ocak 2012 Pazar

Denktaş:Türk kontrgerillasının ve Britanya emperyalizminin Kıbrıs’taki baştemsilcisi!

Aziz Şah

(Enternasyonal Dayanışma - Kıbrıs) Denktaş, 12’ye 5 Kala kitabında şöyle der: “Körü körüne İngiliz dostluğu güttük”. Bu sözün hakkını vermiş bir ömür yaşamıştır Denktaş! Ölümü ile basında, “bir tarih göçtü” popülizmi yapıladursun, o “tarih” neyi anlatır?

TC’nin Kıbrıs ile süren sömürgeci ilişkisinin gelişimine bakacak olursak üç ana döneme indirgeyebiliriz. “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur” siyaseti İnönü’den Menderes’e uzanan bir devlet politikasıydı. Arkasındaki sebep ise TC’nin Batı emperyalizmi ile olan vazgeçilmez işbirliğiydi: ‘Kıbrıs Sorunu yoktur, çünkü Kıbrıs Britanya’ya aittir.’ Bu, TC’nin ilk Kıbrıs siyasetidir. Bu siyaseti, Kıbrıs’ın bağımsız olması riski karşısında Türkiye ve Yunanistan arasında pay edilmesinin savunulduğu ikinci dönem takip eder. Ki bu siyaset de Britanya’nın baskıları sonucu TC’nin dış politikasının parçası olmuştur. Bu baskılar Denktaş’ın sözleri ile “Türkiye’nin Kıbrıs Sorunu’na angaje edilmesi”dir. Bu “angaje edilme” süreci Türkiye’de 6-7 Eylül olaylarına karşılık gelirken, Kıbrıs’ta Cami bombalama ve 27-28 Ocak olayları gibi provokasyonların Denktaş liderliğince örgütlenmesi ile TC’nin bir Kıbrıs Sorunu olmuştur. TC’nin Taksim Siyaseti’nden sonra uluslararası konjonktür vesilesi ile mecbur kaldığı üçüncü dönem ise “Federasyon diyerek Konfederasyonu savunma” dönemidir, yani “çözümsüzlük günleri”, Denktaş’ın hanedanlığı…

Türkiye’nin Taksim politikasını savunması ve çözümsüzlüğü sürdürmesinde kullandığı baş aktör Denktaş’tır. Bu Denktaş diktatoryası 1958’de, bugün “Ergenekon” dedikleri, ama asıl adı “Kontrgerilla” ya da “Özel Harp Dairesi” ile başlamış, bugün ise “milli yas” ile sürmektedir…

Denktaş: Britanya Emperyalizminin Memuru!
Denktaş, 12’ye 5 Kala kitabında şöyle der: “Körü körüne İngiliz dostluğu güttük”. Bu sözün hakkını vermiş bir ömür yaşamıştır Denktaş! Ölümü ile basında, “bir tarih göçtü” popülizmi yapıladursun, o “tarih” neyi anlatır?

Britanya sömürgeciliğinin klasik yöntemlerinden olan “böl-yönet” politikası Denktaş’ın siyaset sahnesine çıkarılmasıyla hayat bulur. Kıbrıs’ta alışılagelmiş sol tarih anlatımında şu sözler vardır: “Rumlar İngiliz’e karşı ayaklanırken, Türkler polis yazıldılar, bütün kavga böyle başladı.” Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun Ekim 1957’ye kadar başında bulunan Faiz Kaymak Britanya emperyalizmi ile uzlaşamayarak görevinden ayrılır. Faiz Kaymak, görevinden ayrılmadan önce Türklerin Rumlara karşı polis yazdırılması siyasetine karşı çıkar ve uyarır, bu durumun bir Filistin-İsrail çatışmasına dönüşeceğini sömürgecilere iletir. Faiz Kaymak’ın yerine getirilen ise sömürgecilerle hemfikir olan Denktaş’tır.
British Council bursu ile Britanya’da hukuk okuyan, Dr. Küçük’ün hukuk danışmanlığını ve Sömürge Savcılığı görevlerini yürüten Denktaş, Britanya emperyalizminin gerek 6-7 Eylül 1955 olayları ile Kıbrıs Sorunu’na angaje etmeye çalıştığı Türkiye’yi yeni provokasyon ve çatışmalarla Kıbrıs Sorunu’na taraf haline getirecekti. Denktaş’ın ‘başarısı’, Türkiye’ye bir Kıbrıs Sorunu ‘armağan etmek’ ve bu sorunu daha da çatışmalı bir seyre sokmaktı!

27-28 Ocak olayları, Bayraktar ve Ömerge camilerinin bombalanması ve Türk Haberler Bürosu’nun bombalanması Denktaş’ın İngiliz emperyalizminin sıkıştığı anlarda imdadına yetiştiği ‘taç kolonisi memuriyetine’ yakışır hizmetleridir. Tekrar tekrar hatırlatmakta fayda var: “körü körüne İngiliz dostluğu güttük” ve “Bana bir anti-British Kıbrıslı Türk gösteremezsiniz” diyen sömürgeci hayranı ‘asılacaksan İngiliz ipiyle asıl’ diyen bir bilincin askeriydi Denktaş.

Denktaş’ın İcatları: “Türk’ten Türk’e Kampanyası!” ya da Burjuvazi’yi Palazlandırmak!

“Bugüne kadarki tarihin tamamı sınıf mücadelelerinin tarihi olmuştur.” diye başlıyordu Marx ve Engels Komünist Manifesto’ya. Bu tarih Kıbrıs’ta da sınıf mücadeleleri ile kurulmuştur. “Vatandaş Türkçe Konuş” ve “Türk’ten Türk’e” kampanyaları ile başlayan, söylenen her ‘yabancı’ sözcük için ceza ödenen ve sadece Türk tüccarlardan alışveriş yapılabilen bir Kıbrıs’ı icat etmiştir Denktaş. Bir yanı kültürel bir yanı ekonomik olan bu hegemonya bir getto toplumu yaratmak içindi. Bugün söylenen, “Cemaatten halk yarattı, devlet kurdu” popülizminin ardında yatan hakikat şudur ki, 58’den itibaren Kıbrıslıtürklerin içerisinde hiçbir demokratik öğe kalmayana kadar terör faaliyetleriyle bir “halk” kuruldu Denktaş tarafından: Zor’la, Baskı’yla, Cinayet’le, Provokasyon’la… Camileri bombalayarak, Basın Bürolarına bomba atarak, ne kadar kendinden olmayan varsa öldürerek… Bu kültürel ve ekonomik hegemonya sırf bir ‘milli’ burjuvazi kurup, ona da sömürebileceği bir ‘halk’ vermek içindi. Yaşamı boyunca, o ‘milli’ burjuvaziyi, ‘milli’ kimliğin, yani –onun sözleriyle- ‘ayrı cemaat’ olmanın bir zorunluluğu olarak gördü Denktaş. “Kıbrıslı” kelimesi Denktaş için bir kabustu: “ ’Kıbrıslı’ mefhumu milli şuuru söndürebilecek en müessir bir mikroptur” diye yazıyordu 1960’ta. Kıbrıslı ve Kıbrıslılık konusunda Britanya emperyalizmi ile hep hemfikir oldu. Emperyalizm için Kıbrıslıları coğrafi bir temelde birleştiren ‘Kıbrıslılık’ ne kadar tehlikeliyse, Denktaş için de bir o kadar kabus oldu. 2000’lere geldiğinde bir o kadar daha küstahlaşarak “Tek Kıbrıslı’nın Karpaz Eşekleri olduğunu” söyleyebiliyordu. Tabii daha sonra 80.000 civarında kişinin toplandığı meydandaki insanlara “Sinek” de diyecekti. “Ayrı Cemaat” olmak için her şeyi yaptı: Önce Futbol Ligini, sonra İşçi Sendikasını, daha sonra belediyeleri ve hükümeti, en sonunda da adayı böldü!

Şiddetin ekonomi politik yönü o kadar görünüdür ki, yazının sonunda karşınıza çıkacak olan siyasi cinayetlerin, özellikle 1958’in Kıbrıslı işçilerce ortak kutlanan 1 Mayıs’ından sonraya tekabül etmesi tesadüf değildir. Burjuvazinin varlığını öne çıkarmak o kadar can alıcı bir hale dönüşmüştür ki –resmi tarihin “Rumlar bizi cumhuriyet’ten attı” söylemini yine resmi tarihin belgeleriyle çürütecek olursak- Dr. Küçük’ün İnönü’ye yazdığı mesajda dediği gibi: “Bilindiği gibi memurlarımız, kendilerine verilen direktife uyarak, emeklilik hakları dahil maaş, tahsisat ve diğer ücretlerini, feda etmiş ve meslekten ihraç durumuna kendilerini bilatereddüt sokmuşlardır…” Kısacası, memurlar (ki içlerinde bakanlar da var) feda edildiğinde, mevzubahis burjuvazinin geleceğidir.

1974 İşgali gerçekleştikten sonra ardı ardına açıklamalarda bulunan dönemin TÜSİAD yönetimi “Sıra ekonomik çıkartmada” diyordu. 1974 sonrası Kıbrıs, dev bir “ilkel birikim” olanağıydı. Türkiye’de İslamcı burjuvazi iktidara gelene kadar, “ekonomik çıkartma” hazırlıkları yapan TÜSİAD bile Denktaş kliğinin sürdürdüğü yağmaya müdahale edemedi. (Bu konuda Kıbrıs’ta çıkardığımız Sınıf Bilinci dergisinin 2. sayısındaki yazımıza bakılabilir.)

Kıbrıs’ın 12 Eylül’ü: KKTC!

Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler kitabında, Ecevit’in ağzından Denktaş hakkında şu mealde bir aktarma yapar: “74’te Ecevit’in yanındakiler Denktaş için ‘tekin değil, değiştirmek gerek’ derler, Ecevit ise, ‘Köprü geçerken vasıta değiştirilmez, hele bir köprüyü geçelim icabına bakarız’ şeklinde cevap verir.” 74 işgali Türkiye’de hükümet krizlerine sebep olduğundan bir türlü ‘vasıta’ değişmez ve 12 Eylül gelir… 12 Eylül’ün yarattığı ortam da tam Denktaş içindir. 1983’te kararını verir, milletvekillerini saraya kapatır ve bütün telefonları yurtdışına kapatır. Ola ki birileri yurtdışına haber ulaştırır da Denktaş’ın çılgın projesi KKTC ilan edilemez… Solcu milletvekillerini de KKTC’ye ‘hayır’ dedikleri takdirde siyasi hayatlarını bitirmekle tehdit ederek, birkaç milletvekili dışında herkesten onayını alır. KKTC mührünü kullanarak da Kıbrıslıtürklerin üretim ile olan bütün ilişkilerini keserek, Özal’cı tüketim toplumunu kurmuştur… “Bir cemaatten devlet yarattı” safsatası, o kadar açıktır ki; gerek 74 öncesinde kurduğu tedhiş rejimi ile ilk gettosunu kurarken, KKTC ile de başka başka gettolara ‘devlet adamlığı’ yapmıştır.

Denktaş: Kıbrıs’taki Bütün Siyasi Cinayetlerin ve Provokasyonların Sorumlusu!

27-28 Ocak 1958: ‘Ya Taksim Ya Ölüm’ sloganı ile Lefkoşa ve Mağusa’da çıkarılan olaylarda 70 kişi yaralanmıştır; olaylar ile ilgili Denktaş’ın yorumu şudur: “Bu ölüler bize lazımdır, dünyaya sesimizi bu ölülerle duyuracağız!”
22 Mayıs 1958: PEO (Kıbrıs İşçi Federasyonu) Türk Şube’si başkanı Ahmet Sadi’nin kurşunlanması. Yaralı kurtulan Ahmet Sadi Londra’ya göç eder.
24 Mayıs 1958: Sadece 14 hafta yayımlanabilen işçi gazetesi İnkılapçı’nın sahibi ve yazı işleri müdürü Fazıl Önder’in katledilmesi.
29 Mayıs 1958: Ahmet Yahya’nın öldürülmesi.
5 Haziran 1958: İnşaat işçileri Sendikası yönetim kurulu üyelerinden Hasan Ali’ye silahlı saldırı.
7 Haziran 1958: Lefkoşa’daki Türk Haberler Bürosu’nun halkı galeyana getirmek için bombalanması! İşin ilginci bu provokasyonun Türkiye’de 8 Haziran’da yapılacak olan Kıbrıs Mitingi’nden bir gün önceye denk gelmesi!
30 Haziran 1958: Türklerle Rumların bir arada yaşayabileceğini söylediği için Leymosunlu berber Ahmet İbrahim kurşunlanarak öldürüldü.
3 Temmuz 1958: Arif Hulusi Barudi bir Rum kuruluşunda çalıştığı için tehdit edilmiş ve kurşunlanmış.
25 Mart 1962: Lefkoşa’daki Bayraktar ve Ömerge Camileri’nin bombalanması!
23 Nisan 1962: Kıbrıs’ta yayınlanan Cumhuriyet gazetesinin iki yazarının, Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’in öldürülmesi!
11 Nisan 1965: Rum-Türk kardeşliğinin sembolü olan sendikacılar Derviş Ali Kavazoğlu ve Mişaulis’in Lefkoşa-Larnaka yolunda bir pusuda öldürülmesi!
6 Temmuz 1996: Gazeteci Kutlu Adalı’nın öldürülmesi!
24 Mayıs 2001: Avrupa gazetesinin matbaasının bombalanması, gazetecilerin tutuklanması ve gazetenin kapatılması!

5 Ocak 2012 Perşembe

Kıbrıs’ta İngiliz üsleri: Depresyon, Devrim, Doğal Gaz!

Aziz Şah, Enternasyonalist Dayanışma

Afganistan savaşı için lojistik destek sağlamak ve daha önce Irak ve son olarak Libya savaşında kullanılan Kıbrıs'taki İngiliz Üsleri geçtiğimiz günlerde olaylı bir protesto ile yeniden gündeme geldi. Süveyş Kanalı krizi sebebi ile Kıbrıs’a kurulan ve o günden beridir Ortadoğu’daki her hareketlenmede uçakların kalkıp indiği iki “egemen üs”tür Ağrotur ve Dikelya. “Egemen Üs” demek, Kıbrıs’taki Britanya toprağıdır. Yasal Kıbrıs hükümetinin aldığı kararların geçersiz olduğu, 1960 yılında Türkiye’de var olan ABD üslerinin toplam kapladığı alanın 7.5 katı olan iki egemen üs.

Mısır-Kıbrıs Hattı…

1954 Yılında Britanya Sömürgeler Bakanı Hopkinson’un söylediği gibi: “İngiliz Uluslar Topluluğu içinde öyle bölgeler vardır ki, özel koşulları gereği tam bağımsız olmayı ASLA beklememelidirler.” Kıbrıs Sorunu’nu çözmek adına yapıldığı söylenen müzakerelerin vazgeçilmez ilk ilkesi de bu egemen üslerin Britanya toprağı olduğunu tescillemektir. Kıbrıs’taki müzakerelerin asla Kıbrıslılar için olmadığı, esas gündemin hep üsler olduğunu görmezden geldi adalılar. Kıbrıs tarihi Mısır’ın sömürgeleştirilmesiyle sürekli paralel ilerlemiştir. Bugün Arap devriminin motoru olan Mısır’ın, 1. Paylaşım Savaşı’ndaki ilhakına paralel olarak Britanya Kıbrıs’ı ilhak etmiş, daha sonra da yine Mısırda olan olaylar üzerine, Süveyş Kanalı sebebi ile Kıbrıs’ta üsleri kurmuştur. Türkiye ise Üsler ve Britanya konusunda konumunu ta en başından Batı’ya ispatlamıştır: 1954 Yılında Irak Başbakanı Nuri Said’e Menderes “Şayet Kıbrıs’ın İngilizlerin elinde kalmasıyla Türkiye’ye verilmesi arasında bir seçim yapacak olsa, Ortadoğu’nun savunmasına katkıda bulunması için Kıbrıs’ın İngilizlerin elinde kalmasını yeğleyeceğini ” söylemişti. Bu yüzdendir ki Kıbrıs’taki çatışmalar Kıbrıs’ı Natolaştırmak için bir gerekçe idi, müzakereler ise daha fazla askeri konuşlanma için bir araçtır.

Britanya’dan Kıbrıs’a kadar bu sorunun parçası olan ülkelerin sol örgüt ve partilerinin, Kıbrıs’taki üsler konusunda herhangi bir ciddi girişimleri olmamıştır. Durum böyle olunca, yapılan eylemi tam olarak kim olduğu ve ne olduğu belli olmayan, faşist ELAM taraftarları olduğu yönünde bilgi edinilen “Ulusal Anti-Sömürge Platform” gibi Güney Kıbrıs’ta günden güne çoğalan milliyetçi-faşist grupların örgütlemesi, sahipsiz kalan sorunların aciliyetini gözler önüne sermektedir. Örneğin Britanya’daki Sosyalist Parti’nin ve onun Kıbrıs’taki seksiyonunun bugüne kadar “üsler” konusunda hiçbir girişimleri olmamıştır; uluslararası örgütlülüğü bir hedefe dökemeyen ve sadece genel geçer sloganları Kıbrıs’ta tekrar eden bir yaklaşım tüm örneklerde mevcuttur. İngiliz üslerinin geçmişteki anlamı Kıbrıslılar için Kıbrıs sorununun emperyalistler tarafında süreklileştirilmesi, bugün acil olan anlamı ise Arap Devrimi karşısında bir karşı devrim mevzisi olarak durmasıdır.

AKEL’in iflası…*

Burjuvazinin uzun süredir yönetemez durumda olduğu Güney Kıbrıs’ta ise Stalinist AKEL’in “ulusal çıkarlar” gerekçesi ile, uzun süredir var olduğu bilinen ve uzun süre önce uluslar arası anlaşmalarla sınırları çizilmiş doğal gaz ve petrol yataklarındaki macerasının tam da devrimin ve savaşın ortasındaki Ortadoğu’da, Kıbrıs’ı daha da tehlikeye ve emperyalist sarmala sokacağı aşikardır. Irak savaşı sırasında AKEL öncülüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti, ABD’ye her türlü yardımı sunma kararı almıştı, bundan bir süre önce Lübnan’da çatışmalar yoğunlaştığı bir dönemde Fransa’ya Baf uçak alanını açmıştı, bir de bunların üstüne hükümetin hesap soramadığı egemen İngiliz Üsleri ve istihbarat merkezleri Kıbrıs’ta konuşlanmışken AKEL’in alışılagelmiş maceracı ve sözde devletlerarası dengelerle oynayarak Türkiye karşısında pozisyonunu güçlendirme stratejisi, kendini gizleme ve unutturma başarısı ile Kıbrıs’taki varlığı sorgulanmayan Britanya’nın işini kolaylaştırmaktadır. Türkiye’nin emperyalizm cephesinde Arap halklarına karşı aldığı tavrın karşısında, Kıbrıslı Rum politikasının Arap halklarının yanında yer alması hep bir “diplomatik” başarı örneği olarak gösterildi. Bugün ise “Özgür Gazze” gemisine limanlarını açmayan bir Kıbrıs Cumhuriyeti. Büyük depresyonun ve Arap devriminin tam ortasında doğal gaz ve emperyalizmle oynayan bir Kıbrıslı Rum liderliği mevcut. Son 10 yıldır, Annan Planı’ndan beridir Kıbrıslı Rum liderliği ve AKEL sırf Türkiye karşısında avantajlı pozisyon elde etmek için İngiliz üslerine hiçbir itiraz yöneltmemiştir, sorulduğunda ise “Şu an Türkiye’ye karşı bir cephe açtık, bir de İngiltere’ye karşı duramayız” mealinde bir tutumları var. Ayrıca bu son eylem “ulusalcılar” tarafından yapılmış olsa da gösterdi ki, egemen olan istediği koşulda olağanüstü hal ilan edebilir, hele ki üslere yerliler yaklaştığı zaman, o eski sömürgeci yüzünü gösterir.

Uluslararası sınıf mücadelesi…

Avrupa Birliği’nin bütün güneyini yerle bir eden büyük depresyon Kıbrıs Cumhuriyeti’ni teğet geçemezdi. Önce kapanan ve küçülen uçak şirketleri, ardından Mari’deki ana patlamadan sonra yaşanan başkanlık ve hükümet krizleri ve Hristofyas’ın yargılanması siyasi liderliği yeterince yıprattı. Güney Kıbrıs’ta Kıbrıs Borsası’nın özelleştirilmesi, ek mesai ve çalışan maaşlarının kesilmesi ve KDV’lerin yükseltilmesi gibi birçok madde AKEL’in ilk kriz paketinde yer alıyor. Ayni AKEL bir taraftan Arap Devrimi karşısında garp cephesinde yerini alırken, diğer taraftan Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde çıkmaza girildiğini ilan eden ve işlerin daha da sarpa sarmasına sebep olacak Doğal Gaz macerasını sürdürmektedir. Tarihin sonunu ilan edenlerin kutladığı milenyum ideolojisi çökmüş ve AKEL de bu yıkılmış eski dünyanın altında kalmıştır. Güney Kıbrıs’taki sorun, AKEL’in yerini alacak bir liderliğin olmaması ve farklı isimler altında çoğalan faşistlerin tabandan örgütlenmesidir. Dünya basınında yer alan Ağrotur protestosu ELAM taraftarlarının, yani festival basan, Kıbrıslı Türklerin arabalarına saldıran, yabancıları linç edenlerin işi. Sosyalistlerin gündeminde olmayan ve Libya savaşı protestosundan sonra “peşinde olacağız denilen üsler”** unutulmuşsa gündemi faşistler belirler. Üsler konusunda sosyalistlerin önünde ciddi bir görev vardır ve sürdürülmesi gereken mücadele savaştan savaşa hatırlanan değil, programatik bir süreçtir.
Kıbrıs’taki Üslerin Britanya işçi sınıfına yıllık maliyeti olan 330 Milyon Euro’yu da göz önünde bulundurursak, bu depresyon döneminde, sermaye birikiminin mas edilmesi olarak karşımıza çıkan militarizmin bu iki kalesinin düşürülmesi sınıf mücadelesinin ta kendisidir. Kuzey Kıbrıs’ta Belediye Emekçileri’nde gördüğümüz yeniden yükselme eğilimi olan sınıf mücadelesinin sendikal bürokrasinin sektörel baza indirgenmiş minimal yaklaşım ve taleplerinden fazlasına, yani 2011’in tamamını kapsayan sınıf taarruzuna verilecek bir cevap olması şarttır. ABD’de Wisconsin’de devrimci sınıfın dönüşünden sonra Tahrir’den esinlenerek “işgal-hareketi” dönüşen “öfkeliler”, Kıbrıs’taki “ölü bölge”ye (Buffer Zone) sıçramışlardır: %99-%1 ayrışması daha da keskinleşecek. Yeter ki tek derdimiz Kıbrıs’a daha fazla askeri üs kurmak isteyen müzakerelerin düğümlenmesi olmasın…

*AKEL konusunda Kıbrıs’ta 2. Sayısını çıkardığımız “Sınıf Bilinci” dergisinde Christos Mais’in kısa AKEL değerlendirmesine bakılabilir.
**http://enternasyonalistdayanisma.blogspot.com/2011/03/libya-ile-dayansma-ve-eylem-bildirisi.html

29 Ekim 2011 Cumartesi

Bir Sömürge’den Diğer Sömürge’ye Mektup: TC’nin İki Sömürgesi: Kürdistan ve Kıbrıs! Kimin sınırından kim sınır dışı edilmiştir?

Enternasyonalist Dayanışma

Bu bildiri bir “kınama” bildirisi değildir. Bir hatırlatma, yeniden dile getirme metnidir. Kürt ve Kıbrıs sorunlarının bugün nasıl iç içe geçtiklerini inkâr eden Kıbrıslılara ve görmezden gelen Kürtlere gösterme çabasıdır. Politikayı enternasyonal bir perspektifle yürütmenin bir zorunluluğudur bu bildiri!

KKTC’den Kürt öğrenciler, ülkücü faşistlerin taşkınlıkları sonucu Kürt oldukları için sınır dışı edildi. Burada tüm sorumluluk TC devletinindir. Misak-ı Milli, Yeşil Hat’ta, yani Lefkoşa’nın ortasında biter; KKTC ise adı konmamış bir sömürge ilidir. Hal böyleyken olanlardan KKTC’de bir makamı sorumlu tutmak sadece hedef şaşırmaktır. Bu sınır dışılar sömürgeci politikanın bir parçasıdır. Kıbrıslıların Kıbrıs’ta özerk bir politika alanı, ya da ciddiye alınır bir kurumsallığı yok ki kınansın ya da karşı uygulamaya tabii tutulsun. Sömürgecinin sözü Kuzey Kıbrıs’ta muteber olandır, ağızdan çıkan söz yasadır. Bu süreçte Kürt öğrencileri kıskaca alan KKTC Polisi’nin Türk Ordusu’na bağlı olduğunu söylemekte fayda var. Kısacası ipler tümüyle Türk Devleti’nin elindedir.

İnsan haklarına dayalı bir söylem ancak uluslar arası hukukun ve sözleşmelerin yerle bir edildiği koşullarda değil, işgalin yarattığı insani yıkımın ortadan kalktığı bir zeminde karşılık bulur. Bir yanı insan kaçakçılığı diğer yanı sınır dışılar olan işgal altı durumu bitmeden var olan sözleşmelerin yerinde sömürgecinin sözü vardır. İşgal eden ülkenin vatandaşları, işgal altındaki ülkeden sınır dışı ediliyorsa, bundan işgal edilenler mi, yoksa işgalci mi sorumlu tutulmalıdır: Sorumlu işgalci-sömürgeci Türk Devleti’dir! Yaklaşık bir senedir yeniden yapılanmasını hızlandıran faşist hareket, spor ambargolarından Kürt sorununa her fırsatta sokağa dökülerek Türk Devleti’nin çıkarlarının Kıbrıs’taki bekçisi olduğunu göstermektedir. Bu palazlanmanın önünü açan TC burjuvazisinin sınıf işbirlikçisi yerli yöneticiler ise bu süreçte “büyüklerine” şirin gözükmek derdindedirler. Hem TC Devleti’nin hem de kuklalarının sahnesini dağıtmadan ne Kürt Kürt olabilir ne de Kıbrıslı Kıbrıslı olabilir!

Bu bağlamda, BDP Urfa milletvekili İbrahim Binici, Kuzey Kıbrıs`tan 16 öğrencinin sınır dışı edilmesiyle ilgili soru önergesi vermiştir ve sormuştur: “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ihlâl edilerek öğrencilerin topluca sınır dışı edilmesine karşı KKTC aleyhine bir yaptırım uygulamayı düşünüyor musunuz?”

TC, kendi kendine karşı yaptırım mı uygulayacak! Kendi talimatıyla hareket eden memurlarına ceza mı verecek! Yoksayılan iki coğrafyanın, Kürdistan’ın ve Kıbrıs’ın, yan yana düşen onlarca ortak sorunu ve ortak mücadele alanı varken, bu durumu görmezden gelenler için sınır dışılar hatırlatmadır: Kimin sınırından kim sınır dışı edilmiştir!

Kürdistan’da savaşın yükseldiği günlerde Kıbrıs’ta da doğal gaz krizi vesilesi ile savaş naraları atan TC devleti varken, kısacası Kıbrıs TC’nin arka bahçesi iken, TC’nin karşı yaptırım uygulamasını beklemek Kuzey Kıbrıs’ı bağımsız bir alan saymaktır! Kıbrıs’ı bilmemektir… TC, Kuzey Kıbrıs’ta işgalci iken, Kıbrıs’ta uluslar arası hukuktan bahsetmek bir yana, Kuzey Kıbrıs’ta geçerli olan tek yasa, TC devletinin sözüdür. Sınır dışıların hesabı sorulacaksa, doğru adrese sorulmalıdır: Türk Devleti’ne! Geçmişte, 90’larda Karpaz’da Kürt köylerini ablukaya alarak, Kürtleri gemilere bindirip Türkiye’ye geri gönderen de Türk Ordusu idi. Köy boşaltmalar Kürdistan’dan sonra Kıbrıs’ta da sürdü…

BDP’den enternasyonalizm adına rica ediyoruz. Kıbrıs’taki Kürtlerin ve Kıbrıslıların daha huzurlu yaşaması için bir de şunu sorsunlar Tayyip Erdoğan’a: “Türk Devleti’nin Kıbrıs’ta ne işi var?”

22 Haziran 2011 Çarşamba

Kuzey Kıbrıs’ta Sınıf Taarruzu: Eğitim’de özelleştirme!


Dün (21 Haziran), Kıbrıs’ın işgal rejiminde yine tarihi günlerinden birini yaşandı. Kıbrıslı Türklere karşı, Türk Devleti ve onun sınıf işbirlikçileri tarafından dayatılan yıkım politikalarına dün yine büyük bir karşı duruş geldi. DAÜ (Doğu Akdeniz Üniversitesi)’nün okul öncesi kurumlarının, Türk burjuvazisine mensup Doğa Grubu’na peşkeş çekilmesine karşı, dün DAÜ önünde arbedenin ve yarananların da olduğu bir eylem gerçekleştirildi. Eylemde polisin orantısız güç kullanması ve provokatif tavırları daha önceki ekonomik paket eylemlerini aratmadı ve olaylara sebep oldu.

Öncelikle, saat 09:30 gibi üniversitenin rektörlüğünde toplanan kitle, pankartlarını açıp sloganlar attı. Daha sonra DAÜ-SEN’in başkan ve genel sekreteri, halka, bugün bir sürpriz yaşanacağının haberini verdiler. Dayanışma için orda bulunan sendika başkanları da kitleye hitap ettikten sonra, beklenmedik haber kitleye duyuruldu; peşkeş çekilmesi planlanan DAK(Doğu Akdeniz Kolejine)’a, halk tarafından el konulacaktı! Önceden kararlaştırılmış bir “işgal”in komitesiz, tabandan örgütlenmeden pratiğe geçirilmesi zordu. İşgal şov için değil sınıf mücadelesini yükseltmek için, kitlede oluşmaya başlayan militan ruhu ilerletmek için yapılmalıydı.

İşgal haberinin meydanda duyulması ile beraber, üzerinde ‘’Bu okula halk tarafından el konulmuştur’’ yazan pankart önderliğinde, kitle DAK’a doğru harekete geçti. Kitlenin hemen arkasından ise yaklaşık 100-150 polis otobüsler ile kitlenin gideceği alana doğru yola koyuldu. Polis otobüsü yolda ilerlerken bir grup eylemci otobüsün önüne geçerek polisi yavaşlattı. Bunu fırsat bilen diğer eylemciler ise, koşarak DAK’ın bahçesine girip kapılara dayandılar. Kolaylıkla işgal edilebilecek olan bina, içerdeki sayısı 10’u aşmayan polisin direnişiyle karşılaşınca, eyleme önderlik eden DAÜ-SEN üyeleri insanları sakinleştirmeye başladı. Bu da aslında tabandan örgütlenmeyen siyasetin vehametiydi! DAÜ-SEN’in müdahalesiyle “el koyma” işlemi sendikal bürokrasinin ‘olmazlarından’ biri oluverdi.

DAÜ-SEN’in bu yaptığı, bir hataydı. Sayıları yüzlerce olan eylemciler binayı işgal edebilir ve taleplerini daha kesin ve güçlü bir şekilde yetkililere dayatabilirlerdi. Sendikanın tansiyonu düşürmesiyle kitle hantallaştı. İlk yaşanan arbede sırasında, bir gencin kafası, polis copu ile darbe alarak yarılmıştı. Kitlenin sakinleştiği anda, DAÜ-SEN’den içeride bulunan iki kişi, üzerinde ‘halk tarafından’ el konulmuştur yazılı pankartı, binanın damına astılar. İnsanlar, bu yaşanan gelişmeyi büyük bir coşkuyla karşıladı. Sembolik de olsa bina işgal edilmişti! Pankart bir süre orda kaldıktan sonra, yukarı çıkan ve sayıları eylemcilerden fazla olan polis, pankartı yırtarak eylemcileri kontrol altına aldı. Polisin bu hamlesi karşısında, patlamaya hazır bir bomba halinde olan kitlenin sabrı artık taşmıştı. Eylemcilerin yarısı, bir anda öfkeyle koşturarak binanın inişinin olduğu arka tarafa gittiler ve tutuklanmak üzere aşağı indirilen eylemcilerin ineceği kapıyı tutmaya başladılar. Hiçbir suçları olmayan ve sırf sadece pankart astıkları için tutuklanacakları arkadaşlarının polis tarafından tutuklama aracına götürülmesini engellemekte kararlıydılar. Kapılar tutulduktan sonra polis eylemcileri binanın içinde bekletmeye başladı. Bir gözdağı için bu tutuklamanın yapılması gerekiyordu. Sendika yetkililerinin polise uyarıları başladı; eğer arkadaşlarımız serbest bırakılmazsa, olacaklardan tamamen polis sorumlu olacaktır. Belirli bir süre geçip, içerden haber gelmedikten sonra, kitle, önde kadınlar olmak üzere polis barikatına karşı yüklenmeye başladı. Polisin olağanüstü sert mücadelesinde ayni zamanda başladı. Sadece üzerilerine doğru gelen insanlara kadın, yaşı küçük öğrenci demeden coplar ve kalkanlarla vurmaya başladılar. Malum,TC sömürgesi olan Kıbrıs’ta Polis Askere bağlıdır, karar bağlı oldukları GKK’dan ve onların işbirlikçilerinden gelmişti; Cop aslında sömürge bilincine vurulmaktaydı!

Kıyasıya coplama devam etti. Polis copu ile kafasına darbe alan 16 yaşındaki bir kız travma geçirdi, bir sendika yetkilisi ise bayıldı. Arbede sırasında sadece cop değil, işi provokasyon yapmak olan sivil polisler su şişelerini kitle üzerine atılmaya başladı. Bu olay, eylemcileri daha da kızdırdı. Yaşanan arbedede özellikle copu sallayan polisler de kitle içine çekildi ve halk tarafından kalkan, cop ve şapkaları alındı. Yaşanan kısa süreli ama şiddetli arbededen sonra ortalık biraz durulmuştu ki bir polis tarafından bir başka provokatif hamle daha yapıldı. İçeriye fazladan cop sokulmaya karar verildi. Copları taşıyan araç içeriye girmeye çalıştı ancak kitle giriş kapılarını kapatmıştı. O sırada copları almak isteyen bir genç, polisler tarafından yere atıldı ve yerde tekmelendi. Kitlenin bir yöne doğru sürüklenmesini fırsat bilen polisler ise, içeride tutulan eylemcileri, sürükleyerek polis aracına götürdü. O sırada eylemcilerden birinin annesi, eylem alanında fenalık geçirdi. Yaşanan bu gelişmeden sonra, tekrar kitle şeklinde toplanılıp polis barikatına yüklenmek gerekirken, kitlenin yetersizliği ve eyleme liderlik edebilecek grup yoksunluğundan tansiyon yine düştü. Tam o sıralarda,özelleştirmenin kararını veren VYK (Vakıf Yöneticiler Kurulu) üyesi bir Zat, eylem alanına gelerek provokasyon ve fişleme girişiminde bulundu ve sendika yetkilileri tarafından tartaklandı. Daha sonra ise DAÜ-SEN ‘den eylemin bittiğine dair bir açıklama geldi. Artık çadır ve nöbet eylemi başlayacağı duyuruldu.

Sonuca baktığımızda, Türk Devleti’nin işgal rejiminde polis terörünün ve kitle reaksiyonunun yüksek dozda olduğu bir gün geçirdi Kıbrıs. Aslında bunlar kitle açısından iyi gelişmeler. Burjuvazinin sınıf taarruzu ise genişleyerek ve derinleşerek sürüyor. Ulaşım sektöründen sonra eğitim ve sırada da Bankalar, Sigorta sistemi ve Kooperatif yapıları var… DAÜ-DAK eyleminde ‘Komitesiz’ işgal kalkışmasının başarısızlığından ders alarak, önümüzdeki dönemde işçi/çalışan komitelerinin olmadığı “işgal hâli”nin başarılı bir hâl olmayacağı aşikâr: Çünkü işyeri işgalleri sendikal bürokrasiye teslim edilemeyecek kadar önemlidir. Kıbrıslı Türklerin bu tarzda militan eylemliliklere alışmaları yararlı olacaktır. Velâkin siyasetin tabana yayılmadığı, işçi komiteleri olmaksızın sürdüreceğimiz direnişler, ‘umut besleyen zayıflığımızı’ kıracaktır! Sömürgeci Türk Devleti’nin ve burjuvazisinin Kıbrıs’a karşı sürdürdükleri sınıf taarruzuna karşı durulacak yegâne yol bu siyasal hattır. Dün Kıbrıslı Türklerin yedikleri cop sömürge bilincine vuruldu: Bunu henüz burjuvazi ve sömürgeci bürokrasi bilmiyor. Bundan sonrası için yükselen sınıf mücadelesi umut vaat etti, Mağrip’te, Akdeniz’de, Orta Doğu’da olduğu gibi kazanılacak bir dünya olduğunu hatırlattı Kıbrıslı’ya!

5 Haziran 2011 Pazar

Kıbrıs: Önemli olan, süresiz genel grevin hayata geçirilmesi

Geçtiğimiz 7 Nisan’da Kıbrıs’ın kuzeyinde üçüncü kez bir genel grev yaşandı, meclis önünde eylem yapıldı. Bu son eylemin anlamını, Kıbrıs’ın kuzeyindeki güçlerin pozisyonunu ve geleceğin olasılıklarını Kıbrıs’ta Enternasyonal Dayanışma adı altında faaliyet gösteren akımdan Aziz Şah ile konuştuk.

Gerçek: En son yapılan 7 Nisan eylemini nasıl değerlendiriyorsun? Daha önce yapılan eylemleri de göz önüne alırsak, bu eylemi onların arasında nasıl bir yere yerleştirirsin?

Aziz Şah: Kıbrıs’ta kendiliğinden gelişen bir süreç vardı 28 Ocak, 2 Mart ve 7 Nisan genel grev ve eylemlerinde. Biraz da Türk devletinin sömürgeci saldırıları ve müdahaleleri sonucu kitleselleşti. Bu sürece müdahale edebilecek güçlerin yoksunluğu ve Sendikal Platform’un da çok başlı oluşu 7 Nisan’da bekleneni ortaya koydu: Süreç iflas etti! Sürece müdahale edemeyen sendikal-siyasal güçlerin özeleştiri vermemeleri bundan sonrası için de başarısızlık getirecektir. Bu sürecin 7 Nisan’la düşüşe geçeceği, daha 2 Mart’ta belliydi. 25 Nisan’da rejim partilerinin (CTP ve TDP) düzenlediği mitingin başarısız geçmesine de eminim “kıs kıs” gülmüştür müdahaleci olamayan sendikal-siyasal güçler. Ama ortada CTP ve TDP’nin başarısızlığından çok kitlenin parçalanması ve yılgınlığı söz konusu.

Diğer taraftan 7 Nisan’a daha önceki genel grevlere hazırlanır gibi de hazırlanmadı sendikalar. Bunun çeşitli nedenleri var, örneğin KTÖS Genel Kurulu ve Brüksel sarhoşluğu. Ortada bir baştan savma sözkonusu: Bir yanıyla kitle usanmıştır, diğer yanıyla ise sendikal bürokrasi ne yapacağını bilmemektedir. İşgal rejimi geri adım atmadığı sürece bir başarı elde edemeyerek, bu kısır döngü içinde mücadele sıkışıp kalmaktadır.

G: Siyasi partilerin sendikaların başlattığı hareketten koptuğu ve Türkiye devletine karşı muhalefet etmekten vazgeçtikleri yönünde duyumlar var. Bu konuda neler söylemek istersin?

A.Ş. : Bu noktada hareketin niteliği önemli. Anti-kapitalist talepleri olan ve özünde sömürgecilik ve işgal karşıtı bir hareketi mevcut siyasal partiler sağa çekmek için uğraşır. Bu yüzden Sendikal Platform, en başından partilerle mesafeyi korudu. Bunun karşısında da şöyle bir tespitte bulunabiliriz ki “sol” düzen partileri TDP ve CTP kendi burjuva blokunu oluşturmak için çaba içerisindedir. Kıbrıs Türk Ticaret Odası’na yönelmeleri ve çağrılarda bulunmaları bunun göstergesidir. Sendikal Platform karşısına liberal bir blok ile çıkmaktadırlar. Sendikal Platform’un içerdiği unsurların farklılığı da göz önünde bulundurulursa sürecin içerdiği tehlikeler anlaşılabilir. Bir tarafta parçalı bir sendikal blok, onun karşısında ise liberal sol blok.

G: Kıbrıs muhalefetinin güçlü eylemleri sonucunda Kıbrıs meselesi Türkiye'de konuşulmaya başlandı ve olumsuz ithamlarla da olsa bir muhalefetin varlığının kabulü noktasına gelindi. Bundan sonraki sürecin gelişimini nasıl görüyorsun? Bundan sonra yaşanabilecekleri, özellikle Kıbrıslı emekçiler açısından değerlendirebilir misin?

A.Ş: Bu süreçte Türkiye solu ve işçi örgütleri ile güzel bir ilişki içerisine girdik. Gerek sendikaların gerekse devrimci örgütlerin Kıbrıs’la oluşturdukları dayanışma anlamlıydı. Kaldı ki TC’nin bir sömürgesi olan Kıbrıs’ta, Türkiye işçi sınıfından ve Kürt halkının mücadelesinden soyut bir mücadele bizim kurtuluşumuzu mümkün kılamaz. Enternasyonalizm, kavram olmaktan çıkıp pratikte işler hale geldiği zaman anlamlıdır ve bu süreçte özellikle DİP’le, Deri-İş sendikasıyla ve İzmir Sendikalar Birliği ile geliştirdiğimiz devrimci dayanışma bu noktada önemlidir.

Kıbrıs’taki mücadelede bundan sonraki önemli tarih 1 Mayıs’tır. Mitingleştirilmiş bir eylem bekliyor bizi. Geçen yıllarda Kıbrıs’ta ortak 1 Mayıs kutlanırdı, tüm Kıbrıslılar birlikte. Bu 1 Mayıs’ın ayrı kutlanması ayrıca olumlu ve olumsuz durumlar içermektedir. Bu 1 Mayıs’ın 7 Nisan’ın devamı niteliğinde tasarlandığı açık. Ve fakat 7 Nisan’dan daha güçlü olamayacağı da açık.

Bundan sonrası için önemli olan, bizim 28 Ocak’tan beridir savunduğumuz ve Sendikal Platform’un da bir tehdit olarak dile getirdiği Süresiz Genel Grev’in hayata geçirilebilmesidir. Sendikal Platform’un söylediği kadarıyla, eğer herhangi bir “Göç Yasası” maddesi mecliste görüşülürse Süresiz Genel Grev’e gidileceğidir. Telekomünikasyon ve Elektrik sektörlerinde hazırda bekleyen bir sınıf taaruzu var: Özelleştirme! Şu anki haliyle sendikal-siyasal güçler bu sınıf taaruzuna karşı duramaz. Süresiz Genel Grev’in yalnızca bu sektörlerde değil bütün alanlara yayılarak sendikal-sınıfsal birlik içerisinde direnilmesi şarttır! Kaldı ki özelleştirme saldırısının arkası da var, TC Devletinin sınıf taaruzu genişleyerek ve derinleşerek ilerleyecek. Sendikal-Siyasal Güçlerin şaşkınlıklarını bir kenara bırakıp toparlanmaları gerek. Enternasyonalizmi ise Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nun kapısında değil, Avrupa ve Türkiye işçi sınıfında aramalıdır yoldaşlar…

Tekrardan DİP’li yoldaşlara bu süreçte devrimci dayanışmaları ile yanımızda oldukları için teşekkürler.

*Bu yazı Gerçek Gazetesi’nin Mayıs 2011 tarihli 19. Sayısında yayınlanmıştır.

http://gercekgazetesi.net/index.php/component/k2/item/615-kıbrıs-onemliolan-suresiz-grev

23 Mayıs 2011 Pazartesi

KTHY ve bütün mücadeleler: "Saman Alevi"nin Örgütlenmesi Gerek!

KTHY’nin mağdur çalışanları, dün (18 Mayıs) yine bakanlar kurulu toplantısının yapıldığı başbakanlık önünde toplanmışlardı. Herkes artık biraz daha sabırsız ve biraz daha gergindi. Bir yılı aşkındır evine ekmek götüremeyen, çocuğunu okuldan alan ve daha kötüsü yuvası yıkılan insanların kaybedecekleri bir şey yoktu artık. Öncelikle ortamdaki havanın yarattığı gerginlik ile gelen bakanlar pet şişe yağmuru ile karşılandı. Bu pet şişeler, başbakan Küçük’ü çok kızdırdı. Hem de o kadar kızdırdı ki, batan KTHY için mağdurları suçlayıp, onlara terörist demesine yol açtı. Küçük’ün, tıpkı bir kukla gibi alınan kararları uygulaması ve KTHY’yi batırmasının suçunu, dışarıdaki kalabalığa atması, dışarıdaki kitlenin gerginliğini ve asabiyetini epey bir katlamıştı. O sırada, eylemcilerden biri megafonu alarak Küçük’e seslendi; “Ey başbakan buraya 500 polis topladın sana 2 pet şişe atıldı diye! Sen bizim hayatımıza bomba attın! Bugün bizim için burdan iyi bir karar çıkmazsa bil ki 500 polis değil, kolorduyu getirsen, bu kitleyi durduramayacaksın.”

Eylemcilerden birinin bu seslenişi, hiç kuşku yok ki oradaki herkesin hemfikir olduğu bir seslenişti. Oradaki herkesin fikirleri ve duyguları, seslenme yapan eylemcinin tıpa tıp aynısıydı. Gergin bekleyiş sürerken, içerden haber geldi. Habere göre, yumurta ve pet şişe atanlar gözaltına alınacaktı. Bunun ardından KTYH mağdurları kendi aralarında bir toplantı yaptı eylem yerinde. Gergin ve uzun bekleyişin sonunda, kitle başbakanlığın önünden, en işlek cadde olan anayola doğru harekete geçti. Alkışlar ve sloganlar ile başbakanlık binasının sonuna kadar yürüdükten sonra, yaklaşık 100 kişi aynı anda anayola, o işlek caddeye doğru koşmaya başladı. Kırmızı ışığın yandığı sırada hepsi birden yolun ortasına oturmuş ve yolu kapatmışlardı. Daha önce Kuzey Kıbrıs’taki hiçbir eylemde yol kapatılmamıştı ve bunu ilk kez KTHY mağdurları gerçekleştirmişti.

Kitlelerin arkasından olay yerine gelen polisin uyarıları başladı. Ya o insanlar oradan kalkacaktı ya da birer birer pataklanarak gözaltına alınacaklardı. İnsanlar oturmaya devam etti. Tam o sıralarda, biri fenalaştı. Kalbi sıkışmıştı. Kim bilir ne kadar sıkıntı ve stres, bu eylemdeki gerginlikle beraber onu vurmuştu. Fenalaşan adam yerde yatarken, Hava-Sen başkanı Buran Atakan’ın ona söylediği şeyler süreci ve mücadelenin ciddiyetini birkez daha şiddetle ortaya koymuştu. “Öleceksen burada öl, direnişte öl!’’. Sendika başkanının bu sözleri, artık o insanların kaybedecek birşeylerin olmadığını bir kez daha gösterdi.

O dakikadan sonra polis artık daha sert uyarılar başlamıştı ve önce kadınları bir kenara toplamaya başladı. İlk müdahale yerde oturan bir eylemciyeydi. Sürüklenerek kenara çekildi ve ondan sonra polisin şiddetli saldırısı başladı. Yüz kişilik kalabalığın içine dalmışlar, kıstırma stratejisi ile insanları vura vura, kapattıkları yolun dışına itmeye başladılar. İnsanlar her ne kadar dirense de o şiddetin karşısında polisin istediği güzergâhta ilerlemeye başladılar. Bu arada, KTHY mağdurları ve destekçileri yolu kapatmışlardı; ancak acil işi olanlara yol bekletilmeden açılıyordu. Mesela o sırada bir doktorun hastaneye yetişmesi için, kalabalık hemen yoldan çekildi. Hükümet emirli polis saldırısı devam ediyordu. Kadınlar bir kenara alınmıştı; ancak kadınlar da tekmelendi, yerlerde sürüklendi. Hele bir eylemci vardı ki onun gözaltına alınması akıllara durgunluk vermişti. Polisin uyarılarına karşı, hafif yüksek bir ses tonuyla; “orda yürüme burada yürüme! Nerde yürüyeceğiz biz’’ gibi bir çıkışma yapmıştı ki yüksek rütbbeli bir polisin emri ile onlarca polis tarafından tekme ve yumruklanarak götürülmüştü. Daha sonra emri veren polise onu neden aldıkları sorulmuş ve polisin cevabı ise “o çok konuşuyor’’ olmuştu. Artık olaylar sakinlemişti. Dördü KTHY mağduru sekizi ise destekçi olmak üzere 12 kişi gözaltına alınmıştı.

Kitle peşlerinde polis, ana yolun bir şeridini kapatarak direniş çadırlarına kadar yürüdü. Çadırda diğer sendika başkanları, siyasi parti başkanları ve örgüt temsilcileri hazır bulunuyordu. Çadırda, tutuklananların serbest bırakılması için, polis müdürlüğüne gidileceği kararlaştırıldı ve yaklaşık 30 dakika sonra konvoylar halinde oraya gidildi. Ancak gözaltındakiler serbest bırakılmadı ve olaylı günün bir gün sonrası 19 Mayıs sabahı, yine insanların polis müdürlüğü önüne gitmesinden sonra serbest bırakıldı.

KTHY çalışanlarının aylardır süren onurlu direnişleri, artık onları benzeri görülmemiş eylem yöntemleri ile haklarını söke söke alma aşamasına getirmiştir. Tam da bu sırada, toplumun diğer çalışan kesimleri, sendikalar ve siyasi örgütlerin, KTHY mağdurları ile dayanışma içinde olmaları ve onların verdiği mücadeleleri benimsemeleri gerekmektedir. Mevcut sistem içinde, sıra bir gün diğer insanlara da gelecektir. KTHY çalışanlarının dün gerçekleştirdikleri ve ulaşımı kısa süre içinde felç eden eylemleri, bize işçi sınıfının ve işsiz bırakılan insanların gücünü göstermiştir. Bu eylemlerin sıklaşması ve önemi daha fazla olan alanlara yayılması, değişimi getirecektir. KTHY çalışanlarının dün yaktığı ateş, devrim ateşidir, usta ve kuklaları küle çevirmeden de durmayacaktır!


19/05/2011-Lefkoşa

13 Nisan 2011 Çarşamba

Kıbrıs halkı yalnız değildir

28 Ocak’tan bu yana Kuzey Kıbrıs’ta 3. genel grev gerçekleşiyor. Kıbrıs halkının büyük bir çoğunluğunun coşku ve kararlılıkla katıldığı bu genel grevde adadaki emperyalist tahakküm ve TC işgali sonuçları protesto edilmekte, Kuzey Kıbrıs halkı kendisine dayatılan yaşamı reddetmekte ve geleceğini kendi ellerine almak için mücadelesini yükseltmektedir.

Kıbrıs halkının mücadelesini selamlamak ve Kıbrıs halkına demokratik bir ülkede yaşama hakkı tanımayan emperyalistlerin tahakkümünü protesto etmek için 7 Nisan günü Devrimci Demokratik Sendikal Birlik tarafından bir eylem gerçekleştirildi. Taksim Tramvay Durağı’nda biraraya gelen DDSB’liler “Kıbrıs emekçileri yalnız değildir” yazılı pankart ve “Faşist TC elini Kıbrıs’tan çek”, “Kıbrıs halkı yalnız değildir” yazılı döviz taşıdılar.

DDSB adına açıklama yapan Özge Kahraman, Kıbrıs’ta giderek artan gerilimin Kıbrıs halkına acılar yaşattığını ve Türk ve Rum halklarının kardeşçe yaşamasının olanaklarının milliyetçilik ve şovenizim saldırıları ile yok edildiğini belirtti. Tüm bu saldırılarla birlikte emperyalist tahakkümün meşruiyet kazandığını belirten Kahraman, Türkiye halkını Kıbrıs emekçileriyle dayanışmaya çağırdı. Eylem “Birlik mücadele zafer”, “Kıbrıs halkı yalnız değildir” sloganları ile son buldu.

Özgür Gelecek gazetesi






Ankara'da Kıbrıs'la dayanışma eylemi


Lefkoşa'da Kıbrıslı emekçiler TC elçiliği önünde, Ankaralı sosyalistler ise Yüksel Caddesindeydi.



7 Nisan Perşembe günü Kıbrıs'ta Sendikal Platformun ve sosyalistlerin çağırısı ile gerçekleşen 3. toplumsal varoluş eylemine destek için Ankara'da da bir basın açıklaması yapıldı. Kıbrıslı Öğrenciler Platformu, Devrimci İşçi Partisi ve Devrimci Sosyalist İşçi Partisi'nin düzenlediği basın açıklaması, saat 19:00'da Yüksel Caddesi'nde yapıldı. Eylemde "İşgalci Türkiye, Kıbrıs'tan defol" pankartı açıldı.

Açıklamada, yıllardır ada üzerinde askeri ve ekonomik hegemonyasını sürdüren TC'nin işgaline son vermesi talebiyle mücadelelere girişen Kıbrıs halkının yanında olunduğu vurgulandı. Yapılan açıklamanın ardından "İşgalci TC Kıbrıs'tan defol", "Kıbrıs halkı yalnız değildir" sloganlarıyla eylem sona erdi.

http://www.gercekgazetesi.net/index.php/bread/item/524-ankarada-kıbrıs-eylemi

'Kıbrıs emekçilerinin taleplerini destekliyoruz'

'Kıbrıs emekçilerinin taleplerini destekliyoruz'

Devrimci Demokratik Sendikal Birlik, Taksim Tramvay durağında basın açıklaması yaparak, “Kıbrıs halkı yalnız değildir” dedi.

Etkin Haber Ajansı / 07 Nisan 2011

İSTANBUL- DDSB üyeleri, Kıbrıs halkına destek vermek amacıyla Taksim Tramvay Durağı'nda basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Kıbrıs halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınması” istendi.

Özge Kahraman yaptığı açıklamada, Kıbrıs'ta 3.kez genel grev ilan edildiğini, “bu grevin adadaki emperyalist tahakküm ve TC'nin işgalinin sonuçlarını protesto amaçlı olduğunu” söyledi. “Kıbrıs Türk halkı, barış içinde demokratik bir ülkede yaşama arzularını ifade etmektedir” diyen Kahraman, Kıbrıs halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını istedi.

AKP hükümetinin hakarete varan açıklamalarına tepki gösteren Kahraman, Kıbrıs emekçilerinin sendikaların ve ilerici demokratik hareketlerin öncülüğünde meydanlarda dillendirdiği talepleri destekliyoruz” dedi.

Kahraman, Türkiye halklarına Kıbrıs emekçileriyle dayanışmayı yükseltme çağrısında bulundu. “Faşist TC elini kıbrıstan çek”, “Kıbrıs halkı yalnız değilir” dövizlerinin taşındığı eylem sloganlarla sona erdi.

http://www.etha.com.tr/Haber/2011/04/07/guncel/kibris-emekcilerinin-taleplerini-destekliyoruz/

5 Nisan 2011 Salı

Enternasyonalist Dayanışma’ya

EEK (ERGATIKO EPANASTATIKO KOMMA- WORKERS REVOLUTIONARY PARTY OF GREECE)

Enternasyonalist Dayanışma’ya,

İşgal altındaki Kuzey Kıbrıs’ta bulunan sevgili yoldaş ve kardeşlerimize,

Devrimci İşçi Partisi ( EEK ) size en sıcak selamlarını yollar ve 7 Nisan’da halk karşıtı ekonomik önlemlere, kapitalist oligarşi tarafından empoze edilen kesintilere ve kolonici Türk birliklerine karşı yapacağınız genel greve sınıf kardeşliğini belirtir.

Kavganız amaçsal olarak Yunan işçilerin IMF, AB ve Avrupa merkez Bankası uşaklığındaki PASOK hükümetinin maaşları, emeklilik ödeneklerini,iş imkanlarını, hayat standartlarını ve milyonların sağlık ve eğitim hakkını yok edecek pakete karşı verdiği mücadeleyle birleşiktir. PASOK hükümeti bu paketi bizi krize götüren kapitalist yerli ve uluslararası bankaları kurtarmak için hazırladı. Biz eminiz ki bu paket, biz yani halk tarafından bertaraf edilecektir. Zafere ulaşmak için hain sendika bürokrasini ve onların grevleri 24 saate kısıtlayan engellerini de aşmamız gerekmektedir. IMF, AB, AMB gibi emperyalist oluşumları yenmek için işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi veren sendikaların süresiz genel grev düzenlemeleri gerekmektedir, işçi sınıfının iktidarı ve toplumsal özgürleşmenin yegane yolu budur. Şu anki iflas etmiş sosyal sistemden kurtulmanın tek yolu sosyalizmdir.

Bizi şovenist propagandayla bölmeye çalışan sınıf düşmanlarımız aynıdır- Yunanistan ve Türkiye’nin yöneten sınıfları ve emperyalizm, bunlar aynı zamanda Kıbrıs’taki trajedilerin ve bölünmenin de baş mimarlarıdırlar. Ama bizim enternasyonalist birliğimiz ve yoldaşlığımız galip gelecektir.

Devam etmekte olan Arap devrimi ilham kaynağımızdır! Tüm bölgemizi sarsmakta olan devrimci deprem daralmalara, emperyalist müdahalelere ve “demokratik” safsatalarla durdurulamaz. Halk gözünü açtı!

  • Gelin halklarımızın özgürlüğü ve sosyal adaleti için güçlerimizi birleştirelim ve yeni bir gelecek inşa edelim.
  • Kuzey Kıbrıs’taki grev dalgaları için zafer!
  • Kıbrıslı Rum ve Türklerin eşit bir şekilde kardeşçe yaşayabileceği bağımsız, sosyalist ve birleşik bir Kıbrıs için!
  • Emperyalizm Libya’dan, Kıbrıs’tan ve Doğu Akdeniz’den defol!
  • Orta Doğu ve Balkanların özgür ve bağımsız halklarının Sosyalist Federasyonu için!
  • Çok yaşasın enternasyonal dayanışma ve proleter enternasyonalizmi!

Yunanistan Devrimci İşçi Partisi ( EEK ) Merkez Komitesi

Atina, 5 Nisan 2011

3 Nisan 2011 Pazar

Kuzey Kıbrıs’taki mücadeleye omuz ver!

Kuzey Kıbrıs’ta 28 Ocak ve 2 Mart’ın ardından bir 3. Genel Grev’e gidilmektedir. Kıbrıs’taki mücadele salt ekonomik paketlere karşı sürdürülmenin ötesinde TC Devleti sömürgeciliğine karşı yürütülen politik bir mücadeledir. 28 Ocak ve 2 Mart dönemlerinde gerek Almanya ve Avusturya’da yapılan sembolik dayanışmalar, gerekse Türkiye’de yapılan dayanışmalar enternasyonalist dayanışma manasında önemli bir noktaya gelmiştir.

Türkiye solu ve sendikaları, Kıbrıs’tan yapılan enternasyonalizm çağrıları karşısında hiç olmadığı kadar Kıbrıs ile ilgilenmiştir. Bu ise Kıbrıs’ta kitlelerin moralini yükseltmiştir. Türkiye’deki işçi mücadeleleri ile Kuzey Kıbrıs’taki mücadele önümüzdeki dönemde daha da yakınlaşacak ve mücadeleler ekseninde işçi sınıfının birliği için çabamız sürecektir.

Tam da bu noktada Türkiye işçi sınıfı ile yakaladığımız bu ivmenin, Yunanistan ve Güney Kıbrıs işçi sınıfı örgütleri ve devrimcileri ile de inşaa etmek önümüzde duran başlıca görevimizdir. 7 Nisan’da yapılacak 3. Genel Grev’de atılacak bir adım olarak Yunanistan ve Güney Kıbrıs’tan da enternasyonalist dayanışma örneklerini görmek ve ilerisi için bir adım atmak başlıca hedefimizdir.

7 Nisan’da Kuzey Kıbrıs’ta yapılacak Genel Grev ile dayanışmak için ileri!

Yaşasın işçi sınıfının uluslar arası birliği!

Enternasyonalist Dayanışma


20 Mart 2011 Pazar

28 Ocak ve 2 Mart'ta sesimizi duymayanlara cevap!

“Kıbrıs’ta emekçiler İnönü Meydanı’nda iki sefer taleplerini yükselttiler, ilk seferinde Kıbrıslılara hakaret eden, besleme diyen TC Devleti, 2 Mart'dan sonra sus pusları oynarken, UBP ise sanki mitingler kendileriyle alakalı değilmiş gibi davranmaktadır. Kıbrıslıların iradesini hiçe sayanların aymazlığına tepkimizi yükselterek cevap vermek gereklidir.

Tek günlük grevler, şimdiye kadar başarıyla uygulanmıştır. Kıbrıs'ta tarihi günler yaşanmaktadır. Artık ama tek günlük genel grevler ile, kitlelerin talepleri gerçekleşme ihtimali kalmamıştır. Ya adımlarımızı ileri atacağız ya da hedeflerimizden sapmak zorunda bırakılacağız.
Sendikal Platform bundan sonraki süreci muğlaklık içinde bırakarak bekleme sürecine geçmiştir. Tam tersine bu süreçte taleplerimizin daha yüksek sesle dile getirilmesi gerekmektedir.
Bizler, kitlelerin kendi taleplerini gerçektirebilmesi için tek yol olan süresiz genel grevin en kısa zamanda Mart'dan itibaren hayata geçirilmesini Sendikal Platform’dan istiyoruz.
Kitlelerin talepleri icin, SÜRESİZ GENEL GREV için ileri!

Şimdiye kadarki imzacılar:

Telekomünikasyon Sendikası (Tel-Sen)
Enternasyonalist Dayanışma
Bağımsız Liseli Gençlik
Yasemin Hareketi
Devrimci Enternasyonalist Örgüt “

16 Mart 2011 Çarşamba

Türkiye Kıbrıs’ta neyi garanti ediyor?

Türkiye kendi stratejik çıkarlarını korumak ve Kıbrıs’ın kuzeyini sömürgeleştirmek için adaya çıkmıştır. Bu gerçek yakın zamanda bizzat Başbakan Erdoğan tarafından da itiraf edilmiştir. Erdoğan Kıbrıs’ta stratejik çıkarları olduğunu, Yunanistan’ın adada ne işi varsa Türkiye’nin de aynı sebeple orada olduğunu açıklamıştır.

1878 yılında Osmanlı Devleti tarafından İngiltere’ye kiralanan Kıbrıs adası Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 1923 yılında resmen İngiliz sömürgesi haline gelmiştir. 1960 yılında dünya çapındaki anti-sömürgeci halk hareketlerinin de etkisiyle İngiltere’nin sömürgeciliği Türkiye ve Yunanistan arasındaki bir anlaşmayla son bulmuş ve iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken bu üç ülke arasında bir garantörlük anlaşması imzalanmıştır. Türkiye 1974’teki Kıbrıs işgalini hukuken bu anlaşmaya dayandırmaktadır.

Resmi görüşe göre Kıbrıs’ta Yunanistan’la birleşme (Enosis) yanlısı cuntanın darbeyle başa gelmesi ve Türklere karşı katliamlara girişmesine karşı Türkiye, Kıbrıslı Türkleri kurtarmak ve barışı sağlamak için adaya çıkmıştır. Oysa 1974 Kıbrıs Savaşı’ndan 37 yıl sonra “kurtarılan” Kıbrıslı Türkler, “Ankara elini yakamızdan çek!” diyerek alanları doldurmaktadır. Bunun sebebi Ankara’nın yalan söylemesidir. Türkiye kendi stratejik çıkarlarını korumak ve Kıbrıs’ın kuzeyini sömürgeleştirmek için adaya çıkmıştır. Bu gerçek yakın zamanda bizzat Başbakan Erdoğan tarafından da itiraf edilmiştir. Erdoğan Kıbrıs’ta stratejik çıkarları olduğunu, Yunanistan’ın adada ne işi varsa Türkiye’nin de aynı sebeple orada olduğunu açıklamıştır.

1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşu ise sömürgeciliğin garanti altına alınmasında ileri bir adım olmuş Türkiye’nin himayesi altında bir devletçik kurulmuştur. Bugün KKTC’nin ne bağımsız bir askeri gücü ne bağımsız bir maliyesi ne de bağımsız bir dış politikası vardır. Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı adı altında örgütlenmiş silahlı kuvvetlerin komuta kademesi doğrudan TSK’ya bağlıdır. Devletin maliyesi T.C. Yardım Heyeti aracılığıyla tamamen Türkiye’ye bağımlı kılınmıştır. 1974’ten bu yana Kıbrıs ekonomisi bir kumarhane ve kıyı ötesi bankacılık cennetine dönüştürülmüş, narenciye bahçeleriyle ünlü Kıbrıs tarımı çökertilmiş ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’inin ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durma koşulları bilinçli olarak baltalanmıştır.

Kıbrıs ve emperyalizm

Kıbrıs sorunu ne sadece adadaki Rumlar ve Türkler arasındaki bir sorundur ne de Türkiye ve Yunanistan arasındaki bir çelişkiden ibarettir. İngiliz emperyalizmi dünya çapındaki sömürgelerini bir bir kaybederken Kıbrıs’ı da kaybetmiş ancak bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken adadaki askeri üslerini güvence altına almıştır. Akrotiri ve Dikelya isimli iki emperyalist askeri üs adanın kaderi üzerindeki ipotek senetleri gibidir. Stratejik Ortadoğu coğrafyasında batmaz bir uçak gemisi olarak nitelenen Kıbrıs adasındaki bu askeri üsler daha önce Irak’ın bombalanmasında İngiliz uçaklarının üssü olmuştu. Bu üsler sadece bölge halklarına karşı bir tehdit değil adanın kendisinde gelişecek anti-emperyalist bir mücadelenin karşısına dikilmiş birer büyük duvardır.

Bugün Avrupa Birliği Güney Kıbrıs’ı tüm adanın temsilcisi olarak yani Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla üyeliğe kabul etmiştir. İngiliz emperyalizminin askeri gücü, Avrupa emperyalizminin ekonomik gücüyle birleşerek adayı kıskıvrak yakalamıştır. Kıbrıs halkı Rumu ve Türküyle geleceğini Avrupa’da görmektedir. Ancak Avrupa’nın bağrında yeşeren sınıf mücadeleleri AB emperyalizminin Kıbrıs emekçilerinin zihnindeki afyon etkisini dağıtabilir. Yüzyıllardır büyük devletlerin çekişme sahası olan adanın kadim halklarının emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı başkaldıracağı günler hiç de uzak değildir. Kıbrıs halkı gerçekten başını kaldırdığında, diğer emekçi halklarla birlikte ilk iş olarak bu emperyalist üsleri ve yabancı askerleri ülkelerinden kovacaktır. O zaman Kıbrıs halkı bir uçak gemisinde değil kadim vatanlarında kardeşçe ve birlik içinde yaşamanın mutluluğuna erişecektir.

DİP programından…

“Devrimci İşçi Partisi, Kıbrıs sorununu çözecek gücün Kıbrıs’ın Rum ve Türk emekçileri olduğu temel noktasından hareketle, Kıbrıs’ta iki halktan emekçileri kucaklayacak tek bir devrimci partinin kurulması mücadelesini destekler. DİP, Türk askerleri dâhil olmak üzere tüm yabancı askerlerin adadan çekilmesini, emperyalist üsler Akrotiri ve Dikelya’nın kapatılmasını, Kıbrıs’ın kaderinin Kıbrıs halkı tarafından herhangi bir dış müdahale olmaksızın belirlenmesini savunur.”


http://gercekgazetesi.net/index.php/makaleler/uluslararasi/item/474-t%C3%BCrkiye-k%C4%B1br%C4%B1s%E2%80%99ta-neyi-garanti-ediyor