Yeni İnsan-Neos Anthropos [Devrimci Marksist Fraksiyon]
17 Mayıs 2012 Perşembe
Organik Krizin Karşısına Lefkoşa Belediyesi Grevinin Kurduğu Barikat!
Lefkoşa Belediyesi’nde haftalardır süren grev, iş yavaşlatma ve iktidar bloğundaki çatlak gittikçe büyüyor. Haftalardır suskun kalan Sendikal Platform, barikatlar kurulana ve belediyeye polis-çevik kuvvet girene kadar izledi. Çarşamba (16.05) günü için 3 saatlik grev ve belediye önünde miting kararı alındı. Grev KTAMS, KTÖS, DEV-İŞ, KTOEÖS, TEL-SEN, EL-SEN, TÜRK-SEN, ÇAĞ-SEN ve TIP-İŞ’in örgütlü olduğu yerlerde uygulandı.
Lefkoşa Belediyesi’nde yaşanan durumun aslında üç yönlü bir yapısı var: Borç krizi, iktidar bloğu içerisinde çatlak ve “sınırlandırılmış” sınıf mücadelesi! Belediyedeki borç krizi ile birlikte iktidar bloğundaki çatlağın etkisinin sonucu olarak grev bir zorunluluğa dönüştü. Belediye Emekçileri Sendikası’nın sürdürdüğü mücadele tek başına ele alınamayacak kadar karmaşıklaştı(rıldı). Bir grevi, bir işçi mücadelesini sınıf açısından kazanımlarla farklı boyutlarla ele alabilirsiniz. Sınıf hareketinin karakterini ve etki alanını tartışırsınız. Sınıf bilincine etkisi üzerine bir analiz yaparsınız, ama Lefkoşa Belediyesi’nde durum sendikadan ve sınıftan önce iktidar bloğu içerisindeki çatlağın teatral bir gösterisine dönüştü. Kıbrıs’ta tarih hızlandı, hızlanırken yapımı öyle bir hâl aldı ki sürecin “neden”i olarak bireysel çatışmalar ilan edildi. Lefkoşa Belediye Başkanı Cemal Bulutoğulları’nın kavgacı kişiliği de göz önüne alındığında UBP ve belediye içerisindeki sorunları “bireyselliğe” indirgemek marifet oldu. Her bir bireyin karşısına başka bir birey çıktı ve çıkarıldı. Her bireyin amaçladığı her şey başka bir birey tarafından engellendi. Bu belediye başkanına karşı maliye bakanı oldu, hükümete karşı meclis başkanı, belediye başkanına karşı başbakan. Bu durumu, partinin hakim olduğu alanların zarar görmesi bile etkilemedi. Çünkü konu farklı sınıf fraksiyonları arasına giren borç krizi ve bankalardı. İktidar bloğunun en zayıf halkasındaki “parti ruhu” zarar gördü, iktidar bloğu üzerinde işçi sınıfı dolaşmaya başladı…
Ta ki çöpler gerçek barikata dönüşünceye kadar süreç teatral bir gösteri idi. Siyasal saflaşmalar yeniden şekillendi, en önemlisi ise sınıflar çöp barikatlarının önü ve arkası olmak üzere ikiye ayrılmak zorunda kaldı…
Borç Krizi ve İktidar Bloğu İçerisinde Çatlak
Kuzey Kıbrıs’taki iktidar bloğunun en zayıf halkası UBP hükümeti, kendi partisinin belediyesinin düştüğü durum karşısında sanki de CTP belediyesiymiş gibi tavırsız kaldı, uzun süre bekledikten sonra da belediyeye el koyarak kayyum atadı. Kayyum atanmasına atandı, ama işlevsiz kaldı. Hükümet işi ağırdan alıyor: belediye başkanı bırakıp gidebilir, seçime kadar geçici görevlendirme yapılabilir; şu an tek dert ettikleri yasal boşlukları nasıl kullanacakları! En azından bir kesimin dile getirdikleri böyle. Partinin genel sekreteri Ertuğrul Hasipoğlu ise, hiçbir hükümet ya da resmi makamın seçilmiş belediye başkanlarını görevden alma ve izne çıkarma gibi hak ve yetkisi olmadığını söylüyor. Cemal Bulutoğulları’nı izne çıkarma çabaları da havada kalınca zamana oynayanların tek derdi derinleşen borç krizi.
Oysa söz konusu olan sadece Lefkoşa belediyesinin düştüğü durum değil. Ersin Tatar ve UBP’li belediye başkanları arasında yaşananlar UBP içi bir krize çoktan dönüştü. Bununla da kalmıyor. Maliye bakanı Ersin Tatar’ın çözüm ürettiğini iddia ettiği faiz yasası da aslında bu sürecin başka bir dinamiği. Faiz yasası sebebi ile çöküşte olan inşaat sektörü en başta iflas etti. Borçlarını ödeyemeyen müteahhitler hapiste. Ayni iktidar partisinin bir kesimi bankalar için yasa yaparken diğer kesim iflas ediyor. Kısacası Lefkoşa milletvekili Zorlu Töre’nin deyişi ile partide “ciddi bir otorite boşluğu var.” Ya da Hasipoğlu’nun deyişi ile UBP’liler “Eroğlu dönemini mumla arıyorlar.” Bakanlar, milletvekilleri ve belediye başkanları kendi içlerinde kamplaşmış durumda. Parti, hizmet ettiği sınıf için hizmet ettiği sınıfa karşı… Ama gözden kaçmaması gereken nokta şu: Muhalefetsiz bir mecliste politika yapmanın bir sonucu olarak muhalefet de UBP içerisinden çıkıyor. 14 Mayıs pazartesi günü, meclis çalışanlarının örgütlü olduğu Mec-Sen sendikasının yaptığı 1 saatlik dayanışma grevini ziyaret eden meclis başkanı, muhalefet milletvekili gibi hükümeti eleştirdi.
CTP ise, “CTP iktidara geliyor!” diye naralar atmakta. Sendikalar “kınamak” dışında suskun seyirci. Sosyal demokrat TDP ise “Belediye’yi mafya yönetiyor!” diye kestirip atmakta. Aslında TDP de CTP de böyle bir zamanda Ankara tarafından görevlendirilmenin tehlikelerinin farkında olmadan çatlaktan sızma derdinde. Medya ise sadece çöp yığınlarını görüyor. Oysa çöp yığınları barikat gibi duruyorlar. Emekçilerin düşmanını doğru dürüst tanımadığı bir savaşın barikatları, ama saflaşmanın hızlandığı bir dönemin barikatları. Çünkü vurgulanması gereken asıl nokta şu: Bu bir belediye krizi değil, sistem krizi: Sömürge rejiminin bir bütün olarak organik krizi!
Bir tarafta benzinciler, belediyeler, el koyulma sırası bekleyen kooperatifler, ETİ, elektrik, telefon… Ortadan kalkan küçük burjuvazi, “orta sınıflar”, kredi borcunun mağdur ettiği doktorlar, çiftçiler. Çatırdayan bir zayıf halka UBP ve onun mirasını yemek isteyen CTP-TDP. Krizin hem belediyeye hem hükümete hem de piyasaya yansıyan yüzü ise borç krizi olarak karşımıza çıkıyor. Gerek belediyede gerekse özelleştirilmek istenen telefon ve elektrik kurumlarına büyük sermaye sahiplerinin ödemedikleri büyük miktarlarda borçlar var. Belediyede fazladan bir de şu var: Belediyenin bütün piyasaya borcu var! Ayrıca 2 ayı aşkındır da işçilerin maaşları ödenmiyor! Şimdiki durumda ne piyasaya ne de işçilere ödeme yapabilecek bir bütçe var. Halk bankalara, belediye ise piyasaya borçlu…
Organik Kriz
Borç krizinin aldığı hâl karşısında iflas eden ve etme ihtimali olan bütün kesimler düşünüldüğünde kendini alternatifsiz “devlet partisi” sanan UBP karşısında kendi kendini “alternatif devlet partisi” olarak lanse eden CTP söz konusudur. Bu noktada hatırlamalıyız ki “devlet partisi” bir yanılsamadır. Burjuvazinin hiçbir zaman sürekli bir partisi yoktur: partilerden birini veya diğerini güçlendirerek sağlanır parlamenter temsil düzeni! Kıbrıs’taki sömürge rejiminin içinde bulunduğunda şüphe duymadığımız organik krizin göstergelerinden biri temsil sorunudur. Partilerin ve(ya) parti liderlerinin temsil ettikleri sermaye gruplarının ve sınıf fraksiyonlarının rahatsızlığı ve hegemonya krizi baş gösterir. Siyasal saflaşmalar yeniden şekillenir. UBP içerisinde patlak veren ve belediyedeki borç krizini uzun süre görmezden gelmelerine sebep olan başbakan İrsen Küçük- Lefkoşa belediye başkanı Cemal Bulutoğulları kamplaşması temsil krizinin en bariz göstergesidir. Bir tarafta haczedilen, batan ve borçları katlanan inşaatçılar, diğer tarafta bankalar adına yasa-koyucular. Maliye bakanından başbakana ve cumhurbaşkanına herkes bu kamplaşmada yerini almış.
İktidar bloğunda genel durum böyle iken iki buçuk aydır ödenmeyen maaşlar ile süren grev ve iş yavaşlatma, çöp yığınlarından sonra su kesintisine ve cenaze-defin işlerinin durdurulmasına kadar genişleyecek bir hâl aldı. Bu süreçte bir kırılma anlamına gelecek bir başka nokta ise, Kıbrıs’ta belediyecilikte yapısal bir yıkım anlamına gelen taşeronlaştırmanın devreye sokulma çabası. Hükümet belediyeye el koymuş gibi yapıyor, ama el koyduğu sadece Cemal Bulutoğulları’nın iktidarı. Derinleşen borç krizinin altından ne UBP ne CTP kalkabilir. Durum aslında KTHY ile benzer; kötü yönetim, fazla istihdam ve KTHY’den farklı olarak fazladan borçlanma. KTHY, sadece ulaşım sektöründe bir şirket olduğu için ilkel birikim olarak el kondu. Belediye ise parçalanarak taşeronlaştırılsa bile borç krizinin alacaklıları bütün topluma yayılmış durumda. Yok pahasına satılan zabıta araçlarıyla iktidara yakın bir kesim bu durumdan rant sağlamaya başladı bile. Ödeneceği ilan edilen maaşların kaynağı meçhuldü. Belediye başkanı, hükümetten 13. Maaşı belediyedeki maaşların ödenmesi için istedi ama bu da aslında boş bir çabaydı. Şu an hiçbir borcun kaynağı yok. Adı üstünde borç krizi…
Dar Sınıf Korporatizmine Karşı Sınıf Mücadelesini Ayakları Üzerine Oturtmak!
Bizim açımızdan esas sorun şu: Bütün sektörlerde iktidar bloğunun sınıf taarruzu sürerken, sendikalar ve onun solu dar sınıf korporatizmini bir ilke haline getirmiş; birbirinden habersiz, “sınırlandırılmış” sınıf mücadeleleri ile 2011 ve 2012 yılları sermayenin ilkel birikim mezarlığına dönüştü. Şimdi ise yeni taarruz alanları sendikaları kendi sahalarına hapsetti. Sektörel taarruzlar ve mücadeleler sermayenin başarısı ile sonuçlandı. Kredilere paralel inşaat alanındaki sektörel kriz belediye krizine ve organik krize dönüştü. Kooperatifler, Eti ve diğer alanlarda el koymalar bu krizin parçası. TC’nin gümrük politikaları, faiz sistemi ile birlikte üretici kesimleri- küçük burjuvaziyi ve çiftçileri- yıkıma uğratmış, sermaye birikiminin (ve dahilinde ilkel birikimin) çelişkili sürekliliğini sağlarken eşitsiz gelişme kırılganlığı artırmıştır. Bu kırılganlık başta iktidar bloğunun “parti ruhuna” yansıdı. Şimdilik kullanabildikleri tek araç: polis copu!
Bu topyekûn sınıf taarruzuna verilecek cevap da topyekûn olmak zorunda. Belediyedeki durum karşısında dayanışma grevi ilan etmek için çevik kuvvetin belediyeye girmesini bekleyen sendikalar geçen yılın anlamsızlaşmış genel grevler süreciyle hesaplaşmadan, 30 Ocak’ta ilan edilen genel grevin son dakika iptalini kimseye açıklamadan aslında bugün dağılmış halde duran sınıf güçlerinin de bu halde olmasının sorumlusudur. Son dakikada bir genel grev iptal ediliyor ve sebebini bilen yok. Durum sendika bürokrasisinin dar sınıf çıkarcılığının bu kadar hakimiyetinde olunca varılacak bir yer yok. Uzun süre tek gündem polis şiddeti olacağı için sendikal bürokrasinin durumu havada kalacak…
Sadece belli sektörlerin sorunları üzerine yoğunlaşmak, bütün toplumun kurtuluşu için öncü olabilecek bir sınıfın dar sınıf korporatizmi ile oyalanmasına sebeptir. Bu Memleket Bizim Platformu’nun da Sendikal Platform’un da kuruluş amacı sözde tüm toplumun çıkarlarının bir platformda birleşmesidir. Oysa pratikte, dayanışma grevleri bile ancak platformun bileşenlerinin bir kısmı tarafından dile getirildi. Taarruza maruz kalan bütün sektörlerin birliği bile mevzu bahis değil… Bu durum da bir grup sendika bürokratının insafında olduğu için dar sınıf korporatizminin yerini proleterya hegemonyasına bırakması tabandan yükselecek bir mücadele ile mümkün. Bu da şimdilik öncü olan belediye işçilerinden başka, diğer birkaç sektörde öne çıkması gereken mücadelelerle birleşmediği sürece havada kalacak. Kıbrıs’ta batacak çok sektör ve kurulması gereken “talepler ve sınıf ittifakı” var! Sınıf mücadelesini ayakları üzerine oturtmak, dar sınıf çıkarlarını terk etmekle mümkündür. Bu da sınıf yığınağı yapmakla mümkün…
Sınıf Mücadelesini Ayakları Üzerine Oturtmak: Çöp Barikatı Gölgesinde Sınıflar!
Başarısız bir hegemonya projesi olarak KKTC ya da Kıbrıs’ın kuzeyindeki sömürge rejimi içinde bulunduğu organik kriz ile siyasal saflaşmanın yeniden yoğunlaştığı bir süreç içerisindedir. İktidar bloğunun en zayıf halkası UBP ve onun düştüğü durumdan faydalanmak isteyen CTP ve TDP, CTP’nin daha etkin olmasını umduğu ticaret ve sanayi odaları, tefeciler ve bankalar, TC elçiliği ve yardım heyeti, KKTC merkez bankası ve onların silahlı bürokrasisi bir tarafta; diğer tarafta ise parçalanan “orta sınıflar”, sermayeye ilkel birikim olan ve olacak olan KTHY, DAÜ, Kooperatifler, ETİ, elektrik ve telefon, kredi ve Mersin Gümrüğü mağduru çiftçiler, belediye işçileri, tüm kredi mağdurları… Kısacası Marx’ın dediği gibi burjuvazi ve işçi sınıfı kutuplaşmakla meşgul.
Halk sağlığını tehdit ettiği gerekçesiyle bütün grevler bakanlar kururu kararı ile 60 gün süreyle ertelendi. Belediye başkanının odası işgal edildi. Barikatlar kuruldu. Polis ve çevik kuvvet belediyeye girdi. UBP içerisindeki çatlağın da sebebi olan dar sınıf çıkarcılığının bir sonucu olarak parti içerisinde temsil krizi sürecek ve derinleşecektir. İstikrarsızlık bu dönemin genel eğilimidir. Hele ki bütçe yokken maaş ödeme çabaları sürüyorsa baskı zorunluluktur, UBP’nin parti meclisinden sonra daha çok karışacak meclis var Kıbrıs’ta!
Başka bir yazının konusudur ama belirtmekte fayda var: Lefkoşa Belediyesi grevi devrimci sınıfın dönüşünden başka bir şey değil… Yeter ki biz sınıf yığınağı yapalım, “dar” değil “geniş” ölçekte diretelim! İktidarın “meclis”i karışırken sınıfın meclisini toparlayalım…
10 Mayıs 2012 Perşembe
TEKEL’den sonra TOGO ile Ankara’da işçi sınıfı yine ayakta!
SAVRANOĞLU, DESA-PRADA’dan sonra TOGO’da da Deri-İş Sendikası öncülüğünde işçi sınıfının örgütlülüğü ve mücadelesi yeni bir sıçrama yaşadı. Ankara TEKEL’le tarihinin gördüğü en büyük mücadeleyi görmüş geçirmişti. TEKEL Ankara için nasıl bir sınıf mücadelesi okulu olduysa bugün de TOGO bir sınıf mücadelesi okuludur.
Kendi çıkarları adına burjuvazi ve onun siyasi temsilcileri, Anayasa savaşı yaparken işçi sınıfının en temel hakları söz konusu olduğunda haklar Anayasa’yla verilmez sınıf mücadelesi ile kazanılır! Ankara’ya bunu bir kez daha hatırlatan TOGO işçilerine ve Deri İş Sendikasına bu noktada büyük bir görev düşmektedir.
Bizler de, gerek geçmişte TEKEL, DESA, PRADA ve UPS mücadelelerinde Türkiye işçi sınıfının kavgasına enternasyonal dayanışmamızı Avrupa’dan Kıbrıs’a kadar birçok şehirde ve ülkede vermiş dostlarınız ve yoldaşlarınız olarak TOGO’da da uluslararası dayanışma ve destek kampanyaları ile yanınızda olduğumuzu bildiririz.
Bizler de sizler gibi dayanışmanın inceliklerini öğrenmeye TEKEL’le başladık, UPS’te devam ettik, DESA ve PRADA’da gerek Avrupa’daki mağaza zincirinde patronların karşısında gerekse dayanışma adına konserlerle yanınızdaydık. Şimdi de TOGO’da dayanışmanın halkların inceliği olduğu şiarını hatırlayarak Kıbrıs’tan selam ederiz!
Her seferinde her mücadelede işçi sınıfı, sınıf kardeşlerine hatırlatmaktadır: Anlatılan hepimizin hikâyesidir. Bana dokunmaz demeyin, bir gün başkaları sizin hikâyeniz için de “bize dokunmaz” der!
Unutmak olmaz: Geçen yıl Nisan ayında Kızılay’da yapılan emek mitinginde, Deri İş Sendikası alana “Direnen Kıbrıs emekçilerinin yanındayız!” pankartı ile girmişti. Tayyip Erdoğan’ın 19 Temmuz’da adaya gelmesi üzerine yapılan protestolara yapılan polis müdahalesine karşı da tek açıklama yapan emek örgütü Türkiye Deri İş Sendikası olmuştu! Dediğimiz gibi unutmak olmaz… Bizler de Kıbrıslı enternasyonalistler olarak her zaman Türkiye işçi sınıfının mücadelesinin yanındayız!
Grevde, fabrikada ve tüm mücadelelerde ayakların baş olduğu, işçi sınıfının kendi kararlarını aldığı ekmek ve özgürlük mücadelelerinde işçi sınıfı kendi kararlarını kendi aldıkça biz de bu mücadelede kazanacağız!
TOGO işçisinin ve Deri-İş Sendikası’nın mücadelesine selam olsun!
11.05.12
Enternasyonalist Dayanışma (Kıbrıs)
6 Mayıs 2012 Pazar
İki Kongre Arasında 3. Sayı ile Merhaba!
Kıbrıs politikasında, başta Türkiye ve Yunanistan olmak üzere bölgedeki işçisınıfı ve Kürdistan'daki hareket ile ortak mücadeleyi savunan ve burada oluşturulacakenternasyonalist perspektif ile de bir ortak örgütlenmeye odaklanan biranlayışı savunuyoruz. Özelikle böyle bir örgütlenme bilincinde oluşmamış bir çokinsanda enternasyonal kavramı son derece muğlaktır.
Enternasyonali(zmi), sadece diğeruluslara iyi niyet besleme olarak algılayan bir anlayış Kıbrıs'ta da hakimdir.Enternasyonalin tek anlamı vardır. Burjuva sınırlarını redderek, çeşitli ülkelerdekiişçi sınıfını beynelmilel bir örgütlemede devrimci işçi sınıfı programıetrafında birleştirmek: Dünya DevrimiPartisi’dir! Kıbrıs-Kürdistan Kongresi tam da bu perspektif üzerinekurulmuştur. Kongre aynı zamanda bir enternasyonal örgütlenme sevdasıdır.
Önümüzdeki süreçte Kıbrıs’ta siyasi algı bize göre iki çizgi arasında bir fiili bölünme yaşayacaktır. Kıbrıs-KürdistanKongresi’nin üstünde durduğu enternasyonalçizgi ile AB’den medet umarak onu bir çözüm noktasında görme arzusundaki çizgi.Bu iki çizgi birbirine zıt çizgilerdirve ayrı sınıfların çıkarlarını temsil eder. Bu bağlamda “Ortadoğu ve T.“C” Kıskacında Kıbrıs” makalesinde Temel Demirer yoldaşımızKıbrıs'ın anlaşılması için, bölge dinamikleriyle ele alınmasını ön planaçıkarmaktadır.
Dergimizin bu sayısında, Kongre’nin değerlendirmelerini Aziz Şah, İsmail Beşikçi,Deniz Bozkuzu, Devrimci İşçi Partisi gazetesi Gerçek’in ve Suphi Toprak’ınkaleminden okuyabilirsiniz. Kongre konuşmalarını önümüzdeki süreçte kitapolarak da çıkartacağımızı dostlarımıza burada iletmek istiyoruz.
Burjuvazinin sömürgeci ideolojisi olan Kemalizm, Kürdistan realitesini inkârederken, bir Türk Biliminsanı olan İsmail Beşikçi bu duruma karşı bilimsel bir isyanbaşlatmıştır. “Bir Fikir GerillasıOlarak İsmail Beşikçi” yazısı ile kongremizin konuşmacılarından ŞiarRişvanoğlu yoldaşımız, aynı zamanda Kıbrıs-Kürdistan Kongresi konuşmacısı olanİsmail Beşikçi'yi okuyucularımıza tanıtmaktadır.
Kongre'nin yanı sıra Türkiye, Kıbrıs ve Dünya gündemi üzerine toplu birdeğerlendirme de Sınıf Bilinci’nin busayısında mevcut. 2. Sayımızda ele aldığımız “TC Burjuvazisinin İç Savaşı”nıngeldiği aşamayı, Gerçek gazetesinin Nisan sayısında ele alan Sungur Savran’ın “Kumlar Yer Değiştirirken” yazısınıfikri-i takip anlamında sayfalarımıza taşıdık. Bu bağlamda Aziz Şah'ın ''TC Burjuvazisinin “Vatan Cephesi”:Sömürgecilik'' yazısı da geçen sayının devamı olarak hem TC burjuvazisininiç savaşının “İlhak Sloganı” çerçevesinde Kıbrıs’a yansımasını, hem de MersinGümrüğü’nde yaşananlar ve Kıbrıs’taki burjuvazi ile sol liberalizminyaklaşımları bağlamında ele almaktadır. İlhak bağlamında bu iki yazıyıkongremizin konuşmacılarından dostumuz Serkan Seymen’in Express dergisininNisan sayısında yer alan “Giriş,Gelişme, Sonuç: Fetih, İşgal, İlhak!” yazısı ile bağlanmaktadır.
Enternasyonalist Dayanışma’nın ''Kıbrıs’ta Occupy Hareketi’ne TasfiyeOperasyonu!'' yazısı da gündeme düşen diğer bir konuyu önümüze koymaktadır.6 Nisan’da gerçekleşen operasyona karşı 12 Nisan’da yapılan eylem haberini de “AraBölgeyiİşgal Et” eylemcileri kaleme aldı.
“Suriye Devrimine Müdahale Olasılığı ve Ardındaki Hesaplar” başlıklı yazısıyla da Sinan Baflıbölgemize hakim bir başka gündemi Gramsci’nin terminolojisiyle kısa ve vurucubir şekilde dillendirmektedir.
Son olarak Avrupa Birliği’nindiktasına karşı tüm ezilenlerin ve işçi sınıfının Avrupa’da sermayenin başkentiolan Frankfurt’ta, 17-19 Mayıs’ta Avrupa Eylem Konferansı’nın (EuropeanRessistance) deklerasyonu ile ilan ettiği, “Avrupa Birliği, AvrupaMerkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu’ndan oluşan Troyka’nın kararlarındankaynaklanan fakirleşmeye, milyonlarca insanın haklarının inkârına ve demokratikyöntemlerin fiilen feshedilmesine karşı direniş” çağrısınıbiz, Enternasyonalist Dayanışma,AraBölgeyi İşgal Et eylemcileri ile birlikte yapmaktayız. Bu çağrımızaparalel olarak, Gerçek gazetesinin Nisan sayısında yayınlanan Mustafa Kemal Coşkun’un “Altı Ay Sonra Wall Street” yazısını da sayfalarımıza taşıyarak,hareketin Avrupa’ya paralel ABD’de Mayıs’ın mücadeleciliğiyle birleştiğini vurgulamaktayız.Tek eksiğimiz bu grev sloganını Kıbrıs’a da taşımak, çabamız bu yönde!
Kıbrıs-Kürdistan Kongresi, enternasyonalistdevrime giden yolun araçlarından biridir. Sonbahar’da Amed'de (Diyarbakır)planladığımız Kıbrıs-Kürdistan Kongresi’ne tüm dostlarımızı bekleriz.
Sınıf Bilinci
14 Nisan 2012 Cumartesi
POLİS ŞİDDETİNE KARŞI EYLEM YAPILDI
Ara Bölge’de 5 aydır süren işgal eylemi, Kıbrıs’ın mücadele tarihinde önemli bir deneyim ve kayıtsız kalınmaması gereken bir direnişe dönüşmekte…
6 Nisan Cuma akşamı AraBölgeyi İşgal Et (Occupy the BufferZone) Hareketi’nin işgalindeki mekânın polisler tarafından baskına uğraması sonucu, 28 kişinin tutuklanması ve yaşanan polis şiddetini protesto amacıyla 12 Nisan Perşembe akşamı Lefkoşa’nın güneyinde bir eylem ve yürüyüş gerçekleştirildi.
Kıbrıs'ın güneyindeki liseli öğrenci grubu Skapoula’nın çağrısıyla toplanan eylem, Eleftheria meydanından başlayarak Makarios caddesi, Baf Kapısı Polis Karakolu ve Lidra sokağı rotasında sloganlarla yürüdü. Lefkoşa’nın kuzeyinden gelenlerle birlikte yaklaşık 200 kişinin katıldığı eylemi az sayıda polis uzaktan izledi, yolları kesip trafiği durduran gruba yaklaşmamaya adeta özen gösterdi. Çoğunlukla gençlerden oluşan eylemciler 2 saati aşkın bir süre boyunca kararlılık, coşku ve enerji ile sokakları dolaştılar, sık sık anti-kapitalist ve polis karşıtı sloganlar atıldı. Türkçe atılan “İsyan, Devrim, Özgürlük!” sloganı da yürüyüşün popüler sloganlarından oldu. Yürüyüş, Ara Bölge’deki işgal eyleminin olduğu yerde son buldu.
15 Nisan’da eylemlerinin 5. ayını kutlamaya hazırlanan Hareket, bu çerçevede Pazar akşamı 8’de, Polonya’dan eyleme katılan iki aktivistin çektikleri işgal eylemini anlatan belgeseli Ara Bölge’de halka açık olarak göstermeyi planlıyor.
AraBölgeyi İşgal Et Eylemcileri
(Occupy the Buffer Zone Hareketi)
*6 Nisan'daki polis operasyonuna karşı, 12 Nisan'da Lefkoşa'da yapılan yürüyüş. Pankartta "Biz Kıbrıslı gençlerin çiçeğiyiz. Bizi koparamazsınız!" yazar. "Koparmak" kelimesindeki MMAD da Çevik Kuvvet'in adıdır.
12 Nisan 2012 Perşembe
4th of March 2012 Ankara – Congress for Cyprus Report

The congress presents the following report, which includes the points that a consensus was reached, to the workers and toilers of Turkey and Cyprus.
North Cyprus and Kurdish region, despite of their significant differences, share a common feature: they are both colonies of the Republic of Turkey
Turkish nationalism, which is a product of the development of capitalism in Turkey, “Turkification” of the capital and the consolidation of the bourgeoisie’s power, is the chief reason of the attacks on the peoples of the region and the main obstacle between the liberation of North Cyprus and Kurds.
In the oppression of Kurds and North Cyprus, American and British imperialism plays a major role and the fight for liberation includes the fight against imperialism
The mass strife of the Kurdish people for liberation is one that all workers and toilers should support
Liberation of Cyprus from the colonial rule of Turkey and from imperialism in overall, requires the common struggle of the two communities and the support of the international working class and the working classes of Turkey and Greece in particular.
As the 5 points above states, our congress puts forward an independent class policy which aims liberation independent from EU, USA and any other imperialist state. The only way to do this is internationalist socialism.
According to these principals, our next aim is to organise a congress in the Kurdish region.
Suriye Devrimine Müdahale Olasılığı ve Ardındaki Hesaplar
9 Nisan 2012 günü, Suriye’de bir yıldan beri devam eden iç savaş sınırı geçip Türkiye’ye, Kilis yakınlarındaki mülteci kampına sıçradı. 5 kişinin yaralandığı olayı Erdoğan sınır ihlali olarak gördüklerini ve gerekenin yapılacağını açıkladı. Mülteci kamplarında, geçtiğimiz yıl Mayıs ayında çatışmalardan kaçan sivil Suriyeliler kalmaktaydı. 1 yıldır T.C burjuvazinin ve onun siyasi iktidarının çeşitli gazetelerinin yaptığı savaş çağrıları, Erdoğan’ın Annan’ın planına ilk günden beri gösterdiği şüpheci yaklaşımı bu olayın AKP tarafından bir casus belli1 olarak kullanılabileceği ve iktidarın bilinçaltında var olan savaş arzusuna kavuşabileceği ihtimali hiç olmadığı kadar yakın. Bu yazı AKP iktidarının ve T.C burjuvazinin böyle savaşı neden isteyebileceğinin kısa bir tahlilini sunmaya çalışmaktadır. Şu da belirtilmelidir ki, yazı savaşın kokusunu burunlara çok keskin geldiği bir tarihte ve çok yaygın bir bilgi kirliliği ortamında yazılmaktadır.
Öncelikle AKP iktidarının karakterinin önümüzdeki günlerde yapabileceği saldırgan hareketlere zaten uygun olduğu belirtilmelidir. Mart ayında Newroz’un kutlamalarına açılan savaştan tutun, KESK eylemlerine yapılan saldırılar ve bundan önce Egemen Bağış’ın sözleriyle gözler önüne serilen T.C.-A.B. zıtlaşması iç ve dış şovenizmin, anti-demokratik uygulamaların ve bölgesel güç olma arayışının bugünkü Türkiye’ye yabancı olmadığının kanıtıdır. Bu unsurlar arasındaki en can alıcı nokta olan uluslararası güç arayışı, Suriye savaşının çıkarılma sebepleri arasında en ön sırada olacaktır. Emperyalizmin icazeti ile yapılacak olan müdahale, bölgesel hegemonya arayışı içinde olan T.C.’ye bu amacında yardım etmekle kalmayıp iktidarın Batı nezdinde elini güçlendirecektir.
Ayrıca böyle bir müdahalenin Kürt hareketine aba altından sopa göstermek anlamına geleceğinin vurgulanması da gerekmektedir. Bu yönüyle aslında bugünkü siyasi konjonktür, 2003’te Irak savaşı öncesinde yaşanan “Asker gönderme ya da göndermeme” tartışmalarına benzemektedir. O dönemde de iktidar yanlısı çevrelerin dile getirdiği “Kürt tehlikesi”, bugün de, yönetenlerin gözünde, vardır2. Suriye’ye müdahale, Gramsci’nin manevra ve pozisyon savaşlarının iç politik sahadaki etkilerini bize hatırlatmaktadır. Bir yıldır süren, ekonomik ve siyasi yaptırımlarla vücut bulan manevra savaşı, doğrudan askeri bir müdahaleye yani bir pozisyon savaşına dönüşünce, devlet “her türlü siyasi ve idari aracı kullanarak, muhaliflere karşı saldırganlığı ele alacak ve iç parçalanmayı imkansızlaştıracak daha “müdahaleci” bir hükümet ve görülmemiş bir hegemonya yoğunlaşmasına”3 ihtiyaç duyar. Türkiye’de iktidara en etkili ve en kapsamlı muhalefeti gösteren unsurun Kürt hareketi olduğu göz önünde bulundurulursa, iktidar ve devlet yıllardan beri gerçekleştirmeye çalıştığı Kürt hareketini söndürme projesini doğrudan olmayan bir askeri müdahale ile destekleme fırsatını değerlendireceğini söylemek çok hayalperest kaçmaz.
Olası savaşa tarihsel bir açıdan bakılırsa AKP hükümetinin savaş istemesinin başka bir sebebi ortaya çıkar. 10 yıllık siyasi iktidarı ve İslamcı burjuvazinin yükselen hegemonyasını taçlandıracak “kısa, tatlı bir zafer” AKP iktidarının ağzının sularını akıtacak derecede çekicidir. İnsani müdahale kisvesi altına bürünmüş ve “sınır ihlalleri” ile haklı gösterilmiş, rejimi değiştirmeyi ve devrimi pasifleştirmeyi hedefleyen sınırlı bir savaş, hangi açıdan bakılırsa bakılsın İslamcı kesimlerin tarihe iktidarlarını not düşmesi açısından önemlidir. Aynen İngiltere’de Thatcher’ın Falkland Savaşı’nın ve zaferinin 30 yıl sonra bugün bile muhafazakar ve kolonicilik özlemi duyan çevrelerde uyandırdığı romantizmin bir benzerini, Türkiye’nin Erdoğan’ı kendi İslamcı ve yeni-Osmanlıcı çevrelerine armağan etme fırsatını geri çevirmeyecektir. Nitekim Annan’ın öngördüğü ateşkes ve geçiş planına ilk günden beri gösterdiği soğuk yaklaşım ve 9 Nisan günü gerçekleşen olayların hemen ardından Dışişleri Bakan yardımcısı Naci Koru’nun planı “kadük oldu”4 diye nitelendirmesi bu hevesin açığa vurulmasıdır.
Şimdiye kadar Suriye müdahalesinde Türkiye’nin ne açıdan ilgisi olabileceğini tartıştık ancak şu da belirtilmelidir ki Türkiye, her ne kadar ana özne olacak olsa da bu olayın baş mimarı olacak konumda değildir. Yapılacak müdahale mutlaka Libya’da olduğu gibi bir koalisyon tarafından gözlemlenecek ve asıl amaç Suriye’yi emperyalizmin istediği çizgiye getirmek olacaktır. Şundan emin olunabilinir ki, olası savaşta TSK Suriye sınırını geçerken ona hava desteğini Ağrotur ve Dikelya’dan5 kalkan İngiliz uçakları verecektir. Bu da bize olası savaşta verilmesi gereken tepkinin enternasyonalist ve sunulması gereken alternatifin sosyalist olması gerektiğini gösterir. Bu ne Esad’ı anti-emperyalistmiş gibi idealize ederek ne de Özgür Suriye Ordusu gibi emperyalizmden medet uman gruplara Esad’a karşı destek vermekten geçer. Şu anda Türkiye’de ve aslında tüm dünyada, Solun seçmeye zorlandığı “anti-emperyalist Esad” ve “liberal ve demokratik Suriye” seçenekleri aynen Kıbrıs’ta solun AB-Türkiye çelişkisinde AB’yi seçmesine benzemektedir. Biz ise Devrimci Marksistler olarak, aynen Kıbrıs’ta önerdiğimiz gibi üçüncü bir seçenek yaratılmasını öneriyoruz ki bu seçenek, gücünü işçi ve emekçi kitlelerden alan bir birleşik cephedir. Olası savaş var olan çelişkileri daha da keskinleştirecek ve seçeneklerden birini seçme gerekliliğini artık ertelenemez bir safhaya getirecektir. Seçenekler arasındaki fark, Suriye’nin emperyalizmin boyunduruğu altına girerek devrimci ivmenin kaybedilmesi ya da sosyalist Ortadoğu federasyonuna giden yolda ilerleme kaydedilmesidir.
Sinan Baflı
Enternasyonalist Dayanışma
1 Savaş nedeni
2 O günün daha kapsamlı bir analizi için Sungur Savran’ın 13 Ekim 2003 tarihli “30-40 bin asker de yetmez!” başlıklı yazısına bakınız.
3 Gramsci, Selections from the Prison Notebooks(1971) p.238
4 www.trtturk.com.tr “DIŞİŞLERİ: SURİYE İLE YENİ DÖNEM BAŞLAYACAK”
5 Kıbrıs’taki iki İngiliz üssünün adları
7 Nisan 2012 Cumartesi
Kıbrıs’ta Occupy Zone’a Polis Saldırdı: 24 tutuklu ve 1 yaralı var!
Arap devrimi ile Tahrir meydanında başlayan, Yunanistan’da Sintagma Meydanı’na, İspanya’da Puerto del Sol’a karşılık gelen, ABD’de Wall Street işgali ile taçlanan, hatta İsrail’de Tahrir’i öncü alan eylemlere karşılık gelen %99 Occupy Hareketi’nin Kıbrıs’taki karşılığı da Lokmacı Kapısı’dır! Uluslararası harekete ek olarak Kıbrıs’taki talep coğrafidir de: Kıbrıs’ın silahsızlanması ve birleşmesi!
Sınır üzerinde yaşam alanı oluşturan Türk ve Rum Kıbrıslılar, kütüphanesinden “cafe”sine, canlı müzikten tartışmalara seminerlere, film gösterimlerine kadar dayatılanın dışında bir yaşam alanı kurdular Ölü Bölge’de. %99-%1 ayrışmasındaki sınıf bilici ile Kıbrıslılık bilincinin birleşmesi sonucu ortaya Kıbrıs’ın alışık olmadığı içi dolu çadırlarla kültürel yeniden üretim çıktı.
Occupy hareketine müdahaleler şöyle başladı:
Daha önce Türk Ordusu kime ait olduğu tartışmalı bir alanda -yani Kuzey mi Güney mi olduğu “kestirilemeyen” alanda - duran jeneratöre Türk polisi ve BM görevlilerinin desteğiyle el koydu. Ayrıca askerliği sırasınca tanık olduğu şiddet olaylarını gazetede yayınladığı için tutuklanıp yargılanan Halil Karapaşaoğulları ile dayanışma pankartı asıldı Occupy Zone’a ve bu pankartı da BM askerleri indirdi. Bu BM’nin ilk uygulaması değildi: Geçen yıl da 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde “İsyanımız İşgale!” pankartını indirtmişti BM. Kısacası BM işgale ve işgalci Türk Devleti’ne hep iltimas geçiyor! Occupy Zone’da Polislerin zaman zaman sözlü tacizleri oldu. Kykkos Manastırı’ndan bir yetkili gelerek işgal edilen binanın tahliyesini istedi.(İşgal edilen bina Kilise malıdır.) BM askerleri de birkaç kez gelip tahliye kararını bildiren bir belge getirdiler. Tahliye edilmediği takdirde müdahale edeceklerini bildirdiler. Ve müdahaleyi Rum polisi Uyuşturucu Operasyonu adı altında gerçekleştirdi…
Haberlere göre:
22 tutuklunun ve yaralıların olduğu bu saldırı sırasında Türk polisi kuzeyde “güvenlik önlemleri” alırken, ortalıkta BM yetkilisi ve askeri yoktu. Bu kayda değer bir bilgi olarak not edilmeli. İlke etapta Kilise’den gelen bir şikayet üzerine operasyon yapıldığı iddia edilse de Kilise bunu yalanladı. Polis ise Uyuşturucu operasyonu yaptığını iddia etti. Cuma saat 00.00 itibarı ile 15-45 yaş grubundaki eylemciler grup grup götürüldüler. 1 kişinin de sedye ile götürüldüğü bildirildi. Polisin bir süre sınırdan geçişleri kapadığı bildirildi. Herşey olup bittikten sonra bölgeye gelen 2 BM görevlisi protesto edildi. Ayrıca bu süre zarfında polis dışarıdan desteğe gelen gruba da saldırdı.
Eylemden gelen bilgilere göre:
Saat 20.30 gibi sivil polisler toplandılar. İstasyonun içinde giyindikleri tahmin ediliyor. Çevik Kuvvet olarak müdahale eden polis karakolun duvarını yıkıp binanın içine girerken, önden de gelerek kapıyı kapattılar. İçerde olan 22 kişi tutuklandı, ayrıca dışarıdan da 2 kişi arbede sırasında tutuklandı. Polis içeriyi dağıttığı sırada içerden çığlıklar yükseliyordu. İçerde herkes dayak yedi! Kapıları kapadıktan sonra kapılar açılmasın diye kapılara tel örgüler atan polis, 1 kişiyi de 2. kattan itti. O yaralı sedyeyle çıkarıldı. Dayanışma için dışarıda toplanan kalabalığa da polis saldırdı. Tutuklananların hemen hemen hepsi 18 yaşından küçüktü. Polis binada her şeye el koydu. Daha sonra özel eşyaların alınmasına izin verdi. Sonrasında da özel eşyalar dışında her şeyin içerde kalacağını bildirdi. Operasyondan sonra kapı kilidini değiştiler. Tüm bunlar yaşandıktan sonra “iyi polisi” oynayan Türk sivil polisler geldi; bunu gerekçe gösteren BM, Kıbrıslıların BM, Türk askeri ve polis müdahaleleri dışında barış içinde yaşadıkları bu mekânda “Türk-Rum kavgası çıkması ihtimali”ne karşı dışarıda kalan kitleyi kuzey-güney olarak polis yardımıyla böldü. Güneyde kalan kitlenin kuzeye geçmesine izin verilirken, BM eylemcilerin geceyi güneyde sokakta geçirmesine izin vermedi. Polisin ilk gerekçe gösterdiği gibi Kilise’nin herhangi bir şikayeti yoktu. Kilise’den yetkililerle görüşen eylemciler böyle bir şikayet olmadığını bildirdi. Ayrıca BM yetkilileri Kıbrıs Cumhuriyeti polisinin böyle bir operasyon bilgisinin olup olmadığı yönündeki soruyu cevapsız bıraktı. Sonuç olarak 24 tutuklu (ancak 24 saat gözaltında tutulabilirler) ve 1 yaralı ile Occupy Zone’un kapısına kilit vuruldu!
Burjuvazinin, “Egemenlik olağanüstü hâl ilan edebilme hakkıdır”, ilkesinden yola çıkarak Rum, Türk ve Kıbrıs üzerinde emperyalist hegemonya sahibi bütün egemenlerin “olağan üstü hâl” ilan etme haklarını kullanarak Kıbrıslıların bir arada mücadele edebileceği örneğine yaptıkları bu saldırı Türk tarafının tırmandırdığı şovenizmin tamamlayıcısı oldu. Polis şiddeti ile AKP döneminde TC burjuvazisinin sınıf taarruzu ile paralel olarak tanışan ve 19 Temmuz’da Tayyip Erdoğan’ın ziyareti sırasında meydan dayağından geçirilen eylemciler bu kez BM denetiminde polis şiddeti ile tanıştılar. Portekiz’de diktatörlük zamanından beri ilk kez şiddetle geçenlerdeki son genel grevde tanışan eylemcilere karşı depresyon yorgunu AB burjuvazisi olağan üstü hâl ilan ederek egemenliğini koruma çabasında iken, Kıbrıs Cumhuriyeti egemenleri de kendi “olağan üstü hâllerini” BM yardımı ile ilan etmiştir!
%99 ve %1 ayrımının sınıfsal kutuplaşma ve sınıf mücadelesine dahil olduğu çok açık. Programatik bir kaygısının olmamasına karşı Kıbrıs insanına da ilham veren bu hareket dünyanın her yerinde polis şiddeti ile karşılandı. Kıbrıs’ta ise durum BM ile 2 polis teşkilatının ortak çalışması sonucu Occupy hareketinin tasfiyesine dönüştü. Kıbrıs’taki durum o kadar açık gösteriyor ki bir tarafta BM, AB, ABD ve Britanya’nın, diğer tarafta da TC/KKTC ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin rahatsızlığını görünür kılan, BM’nin gereksizliğini ve Kıbrıs’a verdiği zararın ispatı olan bu Hareket, kuzeyde grev çadırları kurup içini boş bırakan, önüne de “burada grev var, direniş var” yazan sendikal bürokrasiye “çadır”ın ve “işgal”in nasıl yapılması gerektiğini de öğretmektedir. Occupy Zone’da belki işgal komiteleri yoktu ama işgal vardı, belki programatik mücadele yoktu ama mücadele de talepler de vardı. En nihayetinde Occupy hareketi gösterdi ki uluslararası güçler/kamuoyu değil enternasyonalist dayanışma, yani işçilerin ve tüm ezilenlerin, yani %99’un birliği bir zorunluluktur!
Occupy hareketi ve ona saldıranlar göstermiştir ki, Kıbrıs’ta barış sendikal bürokrasinin, sol liberalizmin, CTP’nin, TDP’nin ve diğerlerinin ağızlarına sakız ettiği “BM parametreleri doğrultusunda AB çatısı altında, iki bölgeli iki toplumlu… ” olmayacak! Tam aksine Kıbrıs’ta barış, BM parametreleri DIŞINDA, Kıbrıslıların belirlediği parametrelerde ordularla dalga geçercesine Britanya’nın ve diğerlerinin çektiği dikenli telleri ihlal ederek olacaktır! %99’un sınıf öfkesi ile Kıbrıslılığın birleşmesi ile olacaktır! Arap devriminden öğrenen Güney Avrupa’daki, ABD’deki ve İsrail’deki eylemciler de dahil olmak üzere işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin enternasyonal örgütlenmesi ile olacaktır!
Aziz Şah - Enternasyonalist Dayanışma
